tawhiid.blogcu.com/minimum-akide/11452602
MİNİMUM AKİDE
Allah(c.c)’ın Adem (a.s)’ı yarattığı andan itibaren başlayan ve İsrafil’in asli görevinin başlayacağı güne kadar devam edecek olan Hak ve batıl mücadelesinde Hak, savunmasını ve safını hiç değiştirmediği halde batıl daima yer ve biçim değiştirmiş en kalleşçe tuzaklarını hazırlamış nihayet yaşadığımız yüzyılda bütün teçhizatını kuşanarak parmaklarla sayılabilecek kadar az sayıdaki iman ehli dışındaki tüm insanlığı çileden çıkarmayı başarmıştır.. Bunun böyle olduğuna delilimiz ise yeryüzünde hakimiyet noktasında müslümanca yaşanan bir yerin olmaması bir yana müslümanın gömüleceği Allah(c.c)’ın Şeriatının hâkim olduğu bir karış toprağın bile olmamasıdır. Bu söylediklerimiz yenilmişlik pisikolojisinin ürünü değil vakiada olan bir gerçektir. Biz ve tüm iman ehli biliriz ki bu bir imtihandır ve çoğunlukla alakalı bir takıntımız yoktur. Ancak her iman sahibi bilir ki durum ve şartlar ne olursa olsun Allah(c.c)’ın emri olan TEVHİD’i yaşamak ve anlatmak zorundayız. İşte biz de bu amaçla günümüzde batılın hangi şekle bürünerek insanlığa musallat olduğunun anlaşılabilmesi için Hakk ölçüyü vermenin yanında İnsanlığa musallat olan batılın yanaştığı noktaları örneklerle ele alarak anlatacağız. Sırf batılı anlatarak hakkı ortaya koymaya Allah(c.c)’ın dışında kimsenin gücü yetmez. Çünkü batılın sayısını Allah(c.c) bilir. Hak ise bir tanedir bunun dışındakilerin hepsi batıldır. Biz de amaçladık ki insanların zihinlerine derli toplu öyle bir Hakk ölçü (TEVHİD) yerleştirelim ki batıl (ŞİRK-KÜFÜR) nereden ve ne şekillerle gelirse gelsin onu tanıyabilsinler. İşte bu amaçla bir insanın Müslüman olabilmesi için bilmesi, hissetmesi ve yapması gereken şeylerin en azı manasına gelen ve zorunlu olarak olması gereken minimum akide (imanın olmazsa olmazları) adını verdiğimiz bu yazıyı hazırladık. Başarı Allah(c.c)’tandır.
Şimdi ben;
Tevhid'in; Din'in ve İslam'ın aslı olduğuna iman ederim. Allah(c.c) insanları ve cinnleri Tevhid için yaratmış, bütün Resulleri Tevhid için göndermiştir.
İnsanların bu dünyadaki can ve mal güvenliği yine onlardaki Tevhid'e bağlıdır. (Allah(c.c) bize; Allah'tan başka ibadet edilenleri reddedinceye kadar insanlarla savaşmayı emretmiştir.)
Tevhid İnsanın yapabileceği en büyük hayır ve adalettir. Tartıda en ağır gelecek olan Tevhid'dir. Tevhid sahibi kişi (şirk dışında) ne kadar günahları olursa olsun, er yada geç ebedi cennete varis olacaktır.
Şirk ise en büyük şerr ve zulüm, tartıda en ağır gelecek günah, sahibine cenneti ebedi haram kılan, işlediği "iyilikler" ne kadar çok olursa olsun hepsini heba eden ve sahibini ebedi ateşe götüren şerr ve zulümdur..
Tevhid, Allah(c.c)'ın kulları üzerindeki hakkıdır. "La ilaha illa Allah" kelimesi en sağlam söz ve kopması mümkün olmayan sağlam kulptur.
Tevhid, bizim insanları iyi ve kötü olarak ayırdetme sebebimizdir. Yani Tevhid, sayesinde her şeye bir kıymet biçtiğimiz değerlendirme aleti, dünyaya bakış ölçümüzdür. Her şeye Tevhid’e göre değer verdiğimizden dolayı ne kadar kötülük yapmış olsa da en günahkâr muvahhid, nezdimizde "kötülüğü en az" ve hatta bize kötülüğü hiç olmayan ve hatta iyilikleri ! olan müşrikten daha hayırlıdır.
Tevhid ehlini severiz, onlarla birleşiriz, yardım ederiz ve velayı (dostluğu) onlara gösteririz. Şirk ehli ise necistir, zelildir. Onlara buğzederiz, sevmeyiz, onların küfürlerine destek olmayız, onların kâfirlik hallerine rıza göstermeyiz. Sadece harbi olmayan kâfirlere adalet ve ihsanla davranabiliriz (fakat bu onları sevmek, küfürlerine yardım etmek, vela göstermek manasına gelmez).
Tevhid kendisine çağrılması gereken ilk iştir. Namaz, oruç, zekâttan önce tevhide çağırmak gerekir, zira Tevhid olmadan insanın yaptığı bütün iyilikler boştur.
Tevhid, İslam, İman ve İhsan'ın ayrılmaz parçası olup onun yokluğu bütün imanı yok eder. Bu İman'ın ayrıntılarının (cüzlerinin) hilafınadır. Teferruatın (bazı asıl olmayan cüzlerinin) yokluğu imanı yok etmez, Allah(c.c)'ın bağışlayabileceği günah olabilir. Teferruattan kastımız meleklere, kitaplara, Rasüllere, ahiret gününe iman değildir. Bunlar tevhide girer ve onun ayrılmaz parçalarıdır. Teferruattan maksadımız sahibini ebedi cehennemlik yapmayan günahlardır (ilerde gelecek).
Tevhid Allah(c.c)'ın her insana idhal (dahil) ettiği bir fıtrattır. Ondan dolayı asli olarak insanlar Tevhid'e meyillidirler. Öyle ki bebek kendisine dokunulmasa, şirk öğretilmese muvahhid olur, zira Tevhid asli olarak fıtrata nakşedilmiş, şirk ise sonradan, hastalık gibi musallat olmuştur. Bu fıtrat kendisini şöyle izhar (açığa çıkar) eder: insan zor duruma düştüğünde Allah(c.c)'ı tevhid ederek yalnız ona yöneliyor, daha önce kendilerine sığındığı, güvendiği, itaat ettiği ve diğer ibadet çeşitlerini yönelttiği batılları unutur. Zira böyle durumlarda onların bütün acizliğini, güçsüzlüğünü anlayıverir ve sadece Allah(c.c)'ın bu durumdan kurtarabileceğini idrak eder. Allah(c.c) onları kurtarınca da daha önce hiç yalvarmamış gibi unutuyor ve eski şirkine devam ediyor.
Tevhid fıtratının diğer göstergesi de Tevhid ehlinin ruhlarının rahata kavuşmasıdır, zira onların nefisleri fıtratla uyum içindedir. Kâfirin ruhu ise rahat değildir, sürekli arayış içindedir, Tevhid'i buluncaya kadar rahata kavuşmaz.
İşte bu fıtrat Allah(c.c)'ın bütün insanlardan aldığı bir sözdür: "Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" (diye buyurmuştu). Onlar da: "Evet, şahid olduk" demişlerdi. Kıyamet günü: "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz diye. Yahut: "Dana önce sadece atalarımız Allah(c.c)'a ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık. Şimdi o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi helak mi edeceksin?" demeyesiniz diye." (7/172,173)
Yani herkes Allah(c.c)'ı Rabb olarak kabul edeceğine dair söz vermiş ve bu ona fıtrat olarak nakşedilmiştir. Ondan dolayı şirk konusunda cehalet insan için mazeret değildir. Şirk işleyen, ister cahil olsun, ister Tevhid kelimesini söylesin, ister kendisini İslam’a nispet etsin veya etmesin fark etmez müşriktir. Onu tekfir etmeyen de kendisi müşriktir, zira Allah(c.c)'ın müşrik dediğini Müslüman kılmış, peşinen onu sevmek, onunla birlikte namaz kılmak, vela göstermek, birleşmek gerektiğini söylemiş olur. Böylece kâfire vela göstermek küfür olduğundan da küfre girmiştir.
Tevhid’in Kişiye Bağlantısı Üç Yöndedir;
1 – İlim yönü;
Tevhidi ve şirki bilmek. Buna uygun olarak müşrik kimdir, muvahhid kimdir bilmek. Tevhidle doğrudan alakalı olan uluhiyyet, rububiyyet, ibadet; meleklere, Rasüllere, ahirete iman; vela, bera, tekfir gibi bütün asılları bilmektir.
2 – Duygu yönü ;
Tevhid'i sevmek ve onda kuşku duymamak. İslam’ı, Müslümanları ve genel olarak Allah(c.c)’ın sevdiklerini sevmek. Şirke, sahte ilahlara, tağutlara, müşriklere kin duymak, Allah(c.c)’ın buğzettiklerine buğzetmek. Kalpte Müslümanlara vela (sevgi), kâfirlere bera (düşmanlık) duymak.
3 – Amel yönü ;
Pratikte Tevhid’in bütün gerektirdiği amelleri yerine getirmek, şirkin gerektirdiği amellerden uzak durmak. Dış çevreyle ve insanlarla ilişkileri tevhide göre düzenlemek, İnsanları tevhide çağırmak, onlara şirki yasaklamak. Müslümanlara vela göstermek (onları sevmek, veli edinmek, yardım etmek, birleşmek). Kâfirlere bera göstermek (onlara buğzetmek, uzaklaşmak, şirklerine destek olmamak, aşağılamak). Şirk işlenen cevrede durmamak.
Bütün bu bölümler kendi aralarında bağlantılı ve ayrılmaz bir bütün oluşturmaktadırlar. Ondan dolayı bir tanesinin bozulması ötekileri geçersiz kılar ve bütün Tevhidin bozulmasını gerektirir.
Aslında bu bölümler, Tevhidin, insan denilen varlığın üzerinde (cüzlerinde) kendisini izhar etmesidir. İnsanı insan yapan kısımlar nelerdir? Bunlar akıl, kalb, bedendir. İnsanın varlığı ancak bunların birleşmesiyle mümkündür ki birisi gitti mi insan kavramı da gider. İşte Tevhid de insanın her şeyini (alanını) kapsayacağı için bütün bu alanlara yayılır böylece her bölüm kendine ait Tevhidi sonuçları ortaya çıkarır.
Nispet (bağlantı) şöyle:
• akıl – ilim ile bağlantılı,
• kalb – duygu ile bağlantılı,
• beden – amel ile bağlantılıdır.
Görüldüğü gibi bu bölümler kendi aralarında bağlantılıdırlar. Mesela kalpteki duygular akıldaki bilgiye bağlıdır, uzuvların ameli de kalpteki duyguların dışa tezahürüdür. İnsan kötü bildiğini sevmez, iyi gördüğünü sever ve tersine neyi seviyorsa, onu iyi biliyordur v.s.. İnsanların bilinçli yaptıkları bütün fiillerinde İlim, Duygu ve Amel bağlantısı vardır. Tevhidin kişiye bağlandığı bu üç yönü misillendirelim ki bu önemli konu anlaşılsın.
Tevhid’in kişiye bağlandığı (bağlanması gereken) üç yönünün pratikte kişide meydana getirdiği (getirmesi gereken) şeylere misaller verelim.
1) İlim yönü ;
Her kim Şirkin ve Tevhid’in ne olduğunu, ilah, rabb, tagut, sahte ilah nedir bilmezse; günümüz hükümetlerin tagut olduklarını, demokrasinin şirk olduğunu, parlamentoya girmenim, oy vermenin şirk olduğunu, milliyetçilik ve vatancılığın (bunların modern şekillerinin), humanizm, kapitalizm, kommunizmin (sistemin mahiyetini bildikten sonra) şirk sistemleri olduğunu bilmezse müşriktir. Kişi teorik olarak şirki ve tevhidi bilmelidir, fakat şirkin günümüzdeki yansımalarını yani hangi şekle bürünmüştür bilmeyebilir. Mesela kişi biliyor ki Allah(c.c)'ın dışındaki hâkimiyet şirktir, ama bu şirk halkın hâkimiyeti (demokrasi) bir kişinin hâkimiyeti (Krallık) partinin hâkimiyeti (partokrasi/kommunizm) v.s. şekillerine bürünebilir. Ondan dolayı çok uzak yerde yaşayan hiç gazete okumayan, televizyon izlemeyen safın (bedevinin) demokrasinin şirk olduğunu bilmeyebilir, fakat kişi demokrasi hakkında azıcık bilgi elde ettikten sonra veya uygulamasını gördükten sonra bunun şirk olduğunu anlamazsa demek ki teorik aslı yani hakimiyyet şirki konusunu kavrayamadı ve işte artık bunun gibi usulüddine giren şeyleri bilmeyişi de onu müşrik yapar.
Kişi askerliğe gitmenin, kâfirlerin mahkemelerine başvurmanın, tağuttan veya sıradan kâfirden hüküm istemenin, onları emir, hâkim, hakem kabul etmenin küfür olduğunu bilmezse kâfirdir.
Ölülere, şeyhlere dua etmenin, onlara sığınmanın, onlardan yardım, şefaat istemenin şirk olduğunu bilmeyen müşriktir. Kendi kendine güce sahip olduğunu düşünen veya kendi kendine fayda veya zarar verebileceğini zanneden veya Allah(c.c)'tan gelen delillere dayanmadan neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyebileceğini, hüküm koyabileceğini düşünen müşriktir. Ve de bütün sayılanları yapanın veya bunları bilmeyenin müşrik olduğunu bilmeyen dahi kendisi müşriktir. Bunlara Müslüman muamelesini yapan da müşriktir. Zincirleme olarak da A kâfirini kâfir olarak bilmeyen B kâfirdir, B'i tekfir etmeyen C kâfirdir, C'i tekfir etmeyen D kâfirdir ve zincirleme böylece uzayıp gider.
Sonra risalet kurumunu (melekler, resuller, kitaplar) bilmeyen, ahireti, kaderi bilmeyen müşriktir. Vela (dostluk) ve bera (düşmanlık) kavramını bilmeyen müşriktir.
2- Duygu yönü ;
İslam'a ve İslam'la alakalı olan şeylere buğz duyan, Allah(c.c)'tan gelenlere karşı hoşnutsuzluk duyan müşriktir.
İslam dışı sistemlere buğzetmeyen, seven; akrabası olsa da kâfirleri seven müşriktir. (Barışçıl kâfirlere adaletli ve iyi davranmak veya akraba bağlarını gözetmek veya hiristiyan kadına karşı fiziyolojik duygu hissetmek gerçek/şer'i sevgi olmadığından küfür değildir). Mesela Rasulullah (s.a.v.)'in annesine karşı duyduğu şer'i olmayan oğul sevgisi vardı veya amcasına yönelik akraba sevgisi vardı. Yani sevgi kişinin insanlık (anne, akraba, dişi olması gibi) vasıflarına yönelik olabilir. Fakat sevgi onların kâfirlik hallerine veya küfürlerine yönelik olursa bu küfür olur. Bir de bu sevgi Allah(c.c)'a, İslam'a, İslam'ın şiarlarına yönelik sevgiyi geçmemesi lazım. Eğer bu sevgi gerekenden fazla olup İslam sevgisine yaklaşırsa bu haram ve küfre bir kapı olur. Eğer Allah(c.c)'a ve İslam’ı şiarlara yönelik olan sevgiyle eşit veya fazla olursa küfür olur.
Bir de kişi kâfir annesine oğul sevgisini duysa da, annesinin kâfirlik haline karşı bir minimum (en az) buğzu olması lazım. Eğer bu minimum buğzu olmasa, o zaman demek ki şirke karşı duyarsızdır ki bu küfürdür. Bu buğz ne kadar artarsa iman da o kadar artar, yani bu buğz imanın ölçülerindendir. Ve tersine buğz azaldıkça iman da azalır ve belli bir minimumdan aşağı düşerse iman yok demektir. Şunu söylemek istiyoruz: Kâfirlere karşı sevgi küfür derken kâfirin kâfirlik haline ve onun küfrüne karşı duyulan buğzun olmamasını kastediyoruz.
3) Amel yönü ;
Şirk amelleri işleyen kalbinde ne duyarsa duysun müşriktir. İster kalbinde bunu kerih gördüğünü veya istemeyerek yaptığını söylesin. Bunun için tek mazeret şer'i ikrahtır, bu da ölüm, organ kesme, şiddetli dayak, işkence tehdidiyle yapılan zorlamadır. Ondan dolayı ikrahsız olarak askerliğe giden, mahkemeye başvuran, küfür içerikli belge imzalayan el hâsıl şirk ve küfür olan ameli işleyen küfre girmiştir.
Burayı dikkatli okuyalım !
Hangi fiillerin küfür, hangi fiillerin haram, hangi fiillerin mekruh olduğunun tespit etmenin kuralının ise: Allah(c.c)’ın Kur’an’da, Resulü(s.a.v)’nün sahih Sünnetlerinde ve Âlimler(rah)’in icmalarında söyledikleri gibi;
— Ebedi cehennem azabı ile tehdit edilen fiillerin Küfür fiilleri olduğu,
— Cehennem azabı ile tehdit edilen fiillerin Haram fiilleri olduğu,
— Yapılması nehyedilen fiillerin de Mekruh fiiller olduğu, Yani,
— “Terk edenin tekfir (kâfir) olunduğu her amelin işlenmesi imanın aslından olduğu ve işlemeyenin kâfir olduğu, (Allah(c.c) iman, kalbin boyun eğmesi, şahadetin ikrarı ve Hanbelîlere göre namaz gibi).
— “İşleyenin tekfir (kâfir) olunduğu her amelin terkinin de imanın aslından olduğu ve işleyenin kâfir olduğu” (din ile alay, Allah(c.c)’tan başkasına dua, kâfir kanunlarına muhakeme olma, şeriatın yerdiği şeylere tazim, ikrah (zorlama) olmadan küfür ameli işleme (efal-i küfür) veya küfür sözü söyleme (elfaz-ı küfür gibi) amellerdir.
İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki şirk iki kaynaktan beslenmektedir. İnsanlara şirk bu iki kaynaktan bulaşmaktadır. Bunlardan birincisi ÖLÜLER’dir. İkincisi de DİRİLER’dir. Mekke’deki toplumun beslendiği şirk kaynağı ÖLÜLER idi. Medine’deki toplumun beslendiği şirk kaynağı ise DİRİLER idi. Günümüzdeki toplumun beslendiği şirk kaynağı ise her ikisidir. Hem ÖLÜLER (tasavvuf, tarikat ..vs) kaynağından hami de DİRİLER (demokrasi, laiklik, hakimiyet,vela) kaynağından beslenmektedir. Şirkin menşei bu iki kaynak olunca biz de örneklendirmelerimizi bu çerçevede yapalım ki mesele vuzuha kavuşsun..
ÖLÜLER ile şirke gelince; sadece bir âlimimizinn sözü konunun anlaşılmasına yeterde artar bile..
İbni Kayyım (rah) şöyle der:“Şirk çeşitlerinden birisi de, kişinin ölülerden yardım beklemesi, onlardan ihtiyaçlarının giderilmesini istemesi ve onlara yönelmesidir. Bu şirk türü, esas bakımından dünyadaki şirkin temelini oluşturur. Halbuki, ölen kimsenin kendisine bile menfaat sağlamaya ya da bir zarar vermeye gücü yetmez. Durumu böyle olan biri, nasıl olur da imdada koşup yardım edebilir veya bir ihtiyacı giderebilir?
DİRİLER ile şirke gelince; bu şirk türünün anlaşılması için de sadece bir iki ayet ve onu tefsir eden bir hadis yeterlidir.
Hüküm ve hakimiyet yalnızca Allah(c.c)'a has bir haktır. Hiçbir mahlûkun hüküm belirlemeye ehliyeti yoktur. İnsan yalnızca Allah'ın hükümlerini uygulamakla memurdur,
“Hüküm yalnız Allah'ındır” (Yûsuf, 40).
“ (Yahudiler) Allah'ı bırakıp alimlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler” (Tevbe, 31). Allah Resûlü (s.a.v) Tirmîzi'de yer alan sahih bir hadiste bu ayeti Adiy b. Hâtem'e, “Hristiyanlar âlimlerine helali haram, haramı da helal kılmalarında itaat ediyorlardı. Kim Allah(c.c)'tan başkasına şeriat (kanun) koyma hakkı verirse Allah(c.c)'tan indirileni inkâr etmiştir” şeklinde açıklamış, sonra da şu ayeti okumuştur, “Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerin ta kendileridirler” (Mâide, 44).
“Bilesiniz ki, yaratmak ta, emretmek te O'na mahsustur” (A'raf, 54) ayetindeki “Bilesiniz ki, .... O'na mahsustur” ifâdesi, bu hakkın (hâkimiyetin, hüküm koymanın) başkasına nisbetin asla mümkün olmadığına açık bir delildir. Ayette görüldüğü üzere yaratma ve emretme (hüküm koymanın) hakkını, Allah(c.c)'tan başkasına nisbet eden kimse İslâm milletinin dışına çıkmış, müşrik olmuştur.
DİRİLER ile işlenen şirklerden en bariz olan bir diğer versiyonu da; VELA (dost) ve BERA (düşman) konusundadır. Bu meselede en çok görülen şirk çeşitlerine gelince;
1) Kâfirlere sevgi yöneltmek.
2) Kâfirleri Müslümanlarla eşit tutmak, onları tekfir etmemek, onlara Müslüman muamelesini yapmak.
3) Kâfirlere itaat etmek, onları emir, hâkim, hakem, imam edinmek. Onlara sırf Müslümanları ilgilendiren alanlarda tasarruf yetkisini vermek.
4) Onların şirk ve küfürlerine rıza göstermek.
5) Küfür işlerine yardım etmek, küfürlerinde destek olmak. Müslümanların, İslam'ın aleyhine kâfirlere yardım etmek.
6) Kâfirlere benzemek. Sırf onlara özgü sembolleri takmak, yükseğe asmak.
7) Kâfirleri yüceltmek, onları aziz kılmak, şeref vermek, övmek, saygı göstermek.
8) Onlara dost olmak, yakınlaşmak, sır paylaşmak.
9) Kâfirleri Müslümanlara tercih etmek.
10) V.s..
Allah(c.c)’ın ayetlerinin inkâr edildiği veya alay edildiği yerlerde sessiz duran, veya kâfirlerin küfür bayramlarına, törenlerine, dini seremonilere katılanlar müşriktirler, zira şirke rıza gösterdiler. Şirke rıza ise şirktir. Aynı sebeple parlamentoda bulunan, kâfir liderlere saygı duruşlarında duran (kalpten inkâr etse de) kâfirdir. Tağuti devletin marşları okunduğunda, mahkeme kararı okunduğunda ayağa kalkan, küfre girmiştir, zira kâfirlere ve sembollerine saygı göstermiş, küfrü yüceltmiştir.
Kâfirlerle ibadet (mesela namaz) paylaşanlar da kâfirdir, zira tekfir etmesi gerekirken Müslüman muamelesini gösterdi yani kâfiri Muslümanla eşit kıldı.
Allah(c.c)'ın bildirmesinden sonra kâfir için bağışlanma dilemek Allah(c.c)'ın sözünü tekzip olacağından küfürdür. Kâfir ile müslümanın eşit olmayacağı konusu ise haberi değildir. Tevhidi bilen, zorunlu olarak tevhid ile şirkin arasını ayırmış olacağından müşrikleri tekfir eder, buğz duyar ve ahirette karşılıkların aynı olmayacağını zorunlu olarak bilir.
Müslümanları ilgilendiren alanlarda kâfirlere tasarruf yetkisini verenler mesela kâfiri hakem kılan, kâfire nikâh kıldıran, mal-mülk ve can üzerine tasarruf veren kâfirdir. Zira bu alanlar sırf Müslümanları ilgilendirir ve bunlarda tasarruf yetkisi ancak başka Müslümanlara aittir ve bunu kâfire vermek demek onu veli edinmek demektir, Allah(c.c) onu zelil ettikten sonra yüceltmektir. Kâfir İslami hükümlere göre tasarruf etse de fark yoktur. Zira gayri-İslam’ı hükümlere rıza göstermek küfrün bir çeşidi, kâfirleri kadı, hakem, mutasarrıf edinmek ise küfrün bir başka bağımsız çeşididir. Ondan dolayı Arap ülkelerindeki "şeriat" mahkemelerine başvuran veya şeriata göre hükmetseler de devlet başkanı olarak kâfiri seçen veya askerliğe giden, kâfiri kumandan edindiğinden küfre girmiştir. Buradaki küfrün illeti kâfirlere tasarruf yetkisini vermektir, aynı amelleri küfür kılan başka küfür illetleri de var, aşağıda gelecektir inşa Allah(c.c).
Kâfirlerin işinde çalışmak mekruhtur. Tabi eğer işte küfre rıza, destek veya küfre nispet varsa çalışmak küfür olur. Ondan dolayı devletin has kurumlarında çalışan, yani tağutluğa yardımı doğrudan olan kurumlarda veya devletin çekirdek kadrosu olarak çalışan küfürdedir. Mesela parlamento, belediye, mahkeme, polis, askerlik, milli eğitim, H(d)iyanet gibi kurumlarında çalışmak küfürdür. Onlara kalemi uzatma işini veya kantincilik veya temizcilik işini yapmak fark etmez. Kişi içine girip "ben casus olarak girdim, aslında zarar veriyorum" demekle küfürden kurtulmaz, zira hem onların birimi olmuştur (yani onlara kayd yaptırmakla, onlardan biri oldu, onların kadrosu oldu) hem de doğrudan küfre yardım ediyor, hem de onları veli edinmiştir.
Bazıları bir işte çalışmanın orda patron olduğundan bu ameli velaya girdirirler, yani derler ki kâfiri emir, patron kabul etmek vela ve küfürdür. Elbette Müslümanın mülkiyetinde ve sırf Müslümanları ilgilendiren alanlarda kâfiri patron kılmak küfür olan veladır. Mesela onu (namazdaki) imam, emir, hakem, kadı, nikâh memuru v.s. tayin etmek küfürdür. Fakat kâfirin kendi işi Müslümanların alanı değildir ve orada kâfirin tasarrufuna rıza gösterilebilir. Aslında bir Müslüman işte çalışırken kâfirin sadece kendi işi ve verdiği para üzerine tasarrufu vardır. O çalışmak için emrederken şöyle emretmiyor: "Ben senin patronum, emirinim dolayısıyla herşeyi yapmak zorundasın", fakat zimnen şöyle der: "Biz anlaşma yaptık, anlaşmaya riayet etmek zorundasın", veya "ben sana para ödüyorum, verdiğim paramın karşılığını vermen lazım, çalışmak istemiyorsan git". Birinci durumda kişi kâfire değil, kendisini verdiği söze itaat ediyor ki anlaşmalara riayet Allah(c.c)'ın emridir. İkinci durumda ise kâfirin Müslüman üzerinde değil, verdiği para üzerinde tasarrufu var. Müslüman istemiyorsa çalışmaz. Yani patronun onun canı veya malı konusunda bir patronluğu yok, sadece kendi mülkü olan parasının üzerinde var. Fakat kişi anlaşma dışında ve para dışında patrona tasarruf yetkisini verirse bu vela olur ve küfürdür.
Kâfirlerden himaye istemek veya kâfir ülkede kalmak için sığınma talebinde bulunmak veya vize almak veya emniyetten ikamet almak da aynı şekildedir. Kâfir orada kendi topraklarında hükmeder ve kurallarını koyar, Müslüman da bu kurallarda tevhide aykırı bir durum yoksa onlarla anlaşır. Kurallarını kabul eder. Fakat kâfir şeriat alanında veya Müslüman hakkında hükmedemez, kendi toprağı için hükmeder: ona ikame (vize) vereyim mi vermeyeyim mi diye. Yani ülke burada yaşayacaksın diye zorlamıyor, kendi hizmetimi karşı tarafa sunayım mı sunmayayım mı diye hüküm veriyor ve izin verirken yanı hizmetlerinden istifade etmemizi doğrultusunda karar (hüküm) verirse bazı şartları da koşabilir. Fakat bu şartler zorlama ve tasarruf değildir. Kişi isterse şartları kabul eder ve o ülkeye girer. Şartlar arasında şeriata ters bir şey olmazsa bu küfür olmaz.
1. Rububiyet Tevhidi. Allah(c.c)’ı rabblıkta birlemek.
2. Ulûhiyet Tevhidi. Allah(c.c)’ı ilahlıkta (yani ibadette) birlemek.
3. İsim ve Sıfat Tevhidi. Allah(c.c)’ı isim ve sıfatlarda birlemek.
Aslında bu Tevhid çeşitleri birbiriyle bağlantılıdır ve ayrılmaz bütünü oluşturmaktalar. Birisinin zail (yok) olması ötekilerini de iptal eder. Aslında bu ayrım kolaylık olması içindir, yoksa ilah ve rabb kavramları birbirinin yerlerini tutar ve ayrı kullandıklarında birbirlerinin manalarını içerirler. Birlikte kullandıklarında ise birbirine yakın fakat nüans farkları içerirler. Aradaki bağlantılardan biri mesela sebep-sonuç ilişkisidir: Örneğin birisi Allah(c.c)'tan başkasına ibadet ediyorsa (ilahlık vasıflarını yöneltiyorsa), bunu öylesine yapmıyordur, ibadet ettiği varlığın bir takım rabblık vasıflara sahip olduğunu zannediyordur. Mesela şeyhe dua eden, sığınan, yardım isteyen şeyhin fayda ve zarar dokunduracağını, duaları işittiğini, bunlara icabet etiğini düşünüyor ki bunlar rabblık sıfatlarıdır. Aynı anda Allah(c.c)'ı aşağıladığından, isim ve sıfat tevhidini iptal etmektedir. Öte yandan Allah(c.c)'a kemal sıfatları ispat etmeyen, onu eksik sıfatlarla niteleyen, Allah(c.c)'ın ilahlık ve rabblığını iptal ediyor, zira ilah ve rabb demek kemal sıfatlara sahip olan demek, ondan dolayı kemal sıfatları ispat etmeyen Allah(c.c)'a ilah ve rabb dememiş olur. Böylece üç tevhid çeşidinin birbirine bağlı olduğu anlaşılmış oldu. Şimdi ise Tevhidin çeşitlerini sırayla inceleyelim:
1. Rububiyet Tevhidi. Allah(c.c)’ı rabblıkta birlemek.
Rububiyyet şu vasıfları içermektedir: İcad etmek, yaratmak, yaratmayı devam ettirmek, hidayet etmek, saptırmak, bir yola sevketmek, cebretmek, fayda ve zarar dokundurmak, bütün olayları idare etmek, onları tasarruf ve takdir etmek, bütün hadiselerin gelişimini belirlemek ve her an devam ettirmek, bütün sebepleri takdir etmek, güç ve kudrete sahip olmak, iradesini yaratıklara zorla gerçekleştirmek (her şey Allah(c.c)'ın iradesine tabidir, onun emri olmadan kimse parmak dahi kımıldatamaz, müşrikler şirklerini Allah(c.c)'ın (şer'i değil kevni) iradesiyle yapmaktadırlar). Rızıklandırmak, beslemek, insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamak, hastalık vermek, şifa vermek, hayat vermek, öldürmek, gaybı bilmek, herşeyi takdir etmek, herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek, her şeye kadir olmak. Amellere karşılık vermek, imanı, iyiliği mükâfatlandırmak, küfrü, kötülüğü, zulmü cezalandırmak, ne iyidir, ne kötüdür diye belirlemek; haram nedir, helal nedir belirlemek; yanlış nedir, doğru nedir belirlemek; kanun/şer'i hüküm koymak, insanların hayatını düzenleyen kaideleri, sınırları, ölçüleri belirlemek, hiç kimse Allah(c.c)'tan gelen bir delile dayanmadan bir hüküm koyamaz. Allah(c.c) rabb oluşu hasebiyle insanların hayatlarını düzenler, Allah(c.c) sevdirir, buğzettirir, kalpler onun parmakları arasındadır, kalpleri istediği gibi çevirir, bütün hissleri Allah(c.c) belirliyor, imanın tadını ve küfre meyli o takdir ediyor.… vs tüm bunlar Rububiyet Tevhidi (Allah(c.c)’ı rabblıkta birlemek) içine girer. Kişi bunları böyle kabullenmediği müddetçe Rububiyet Tevhidini gerçekleştirmemiş olur.
Buna uygun olarak rububiyyeteki bazı şirklere örnek verelim: Herkim sayılan vasıflardan bir tanesini kendine nispet ederse tagut olmuştur. Onu reddetmeyen ve beri olmayan müşriktir. Mesela modern hükümetler, parlamentolar, hakim/hakemler tagutturlar, zira Allah(c.c)'tan gelen bir delile dayanmadan hüküm vazetme iddiaları var. Onlara oy veren, muhakeme olan, hüküm ve kanun çıkarmalarına rıza gösteren müşriktir.
Kendi kendine güç sahibi olduğunu, kurtarabileceğini, besleyeceğini, tedavi edeceğini, öldüreceğini söyleyip bunu Allah(c.c)'a nispet etmese (yani bunlar hep benim sayemde dese) müşriktir. Allah(c.c)'a nispet etse bile Allah(c.c) bana gayb bilme özelliği, uzaktan dua işitme özelliği, dua edenlere icabet edip kurtarma özelliğini vermiş diyenler de tağuttur. Aynı şekilde Allah(c.c) bana hüküm verme (mesela bazı sufileri iddia ettiği gibi hükümleri direk kalbe ilham ederek) özelliğini verdi diyenler de tağuttur. Allah(c.c) Resuller (yani haklarında Allah(c.c)'tan gelen bir delil olanlar) dışındakilere hüküm indirdiğini düşünenler müşriktir. Sırf akıl hüküm koyar diyen filozoflar da müşrik.
Allah(c.c) imanı ile küfrü ayırdetmiş, bunlara farklı hüküm uygulamış, farklı ceza tespit etmiştir. İman ve küfrün üzerine uygulanan kınama ve cezadaki fark aslında iman ile küfrün arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Onun için verilen karşılıkları ayırmayan, küfür ve imanı da ayırmamıştır. Ondan dolayı ahireti bilmeyen şunu iddia etmiş oluyor: Allah(c.c) iman ve küfrü bir tutmuştur, karşılıkları bir yapmıştır. Böylece bu kişi imanla küfrü eşit kıldı, kâfirle mümini bir yaptı. Bundan sonra ahirete imanı tevhidin içine girdirmeyenlerin bu görüşü küfür olduğu anlaşılmış oldu.
Şimdi aynı rububiyyet vasıflarını başka bir şekilde açıklayalım:
Hiçbir şey yoktu (kâinat da zaman da yoktu). Allah(c.c) kâinatı yoktan varetti ve olacak herşeyi en ince ayrıntısına kadar önceden belirledi ve takdir etti. Kainatta gerçekleşen her olay Allah(c.c)'ın iradesiyledir. Zira Allah(c.c)'ın buna iradesi olmasaydı bu olayın gerçekleşmesi imkânsız olurdu. İnsanın da iradesi vardır, yalnız onun iradesi Allah(c.c)'ın iradesi tarafından belirlenip takdir edildi, zira insanın iradesi de bir şey ve bir olaydır. İnsanın iradesinin olayların gelişiminde hiçbir rolü yoktur. Kendi iradesini gerçekleştirdim diye zanneden yanılmaktadır, aslında demek ki aynı şeyi Allah(c.c) daha önce irade etmiş ve bu olay ondan dolayı meydana gelmiştir, insanın iradesi de Allah(c.c)'ın iradesine muvafık düştü o kadar. Allah(c.c) insanları, iradelerini ve amellerini yarattı ve bunları yaratmayı her an devam ettiriyor. Yaratmayı bıraksa her şey yok olur, yani bütün olaylar her an Allah(c.c)'ın yaratmasına muhtaçtırlar. Şu da var insan irade etiğinden sorumludur, kötü şeyi irade eden ceza, iyi şeyi irade eden sevap kazanır. Bunların uzlaştırılması akla zor gelebilir. Fakat kader bir sırdır, onda dalmak, düşünmek helake sebep olur. İnsan şu iki temele iman etmekle sorumludur:
• Kâinatta meydana gelen herşey Allah(c.c)'ın iradesiyledir.
• İnsan sorumludur, kötülük yaparsa ikab edilir, iyilik yaparsa mükâfatlandırılır.
Bu konuda bu iki temel yeterlidir ve başka bir şey gerekmez. Bunda farklı düşünmek, bu temele muhalefet etmek küfürdür. Ondan dolayı bu konuya fazla dalmak, bu iki temel arasında çelişki aramak, onda tartışmak helake sebep olur, insanı küfre sürükler.
2. Ulûhiyet Tevhidi. Allah(c.c)’ı ilahlıkta (yani ibadette) birlemek.
İbadetin temel çeşitleri:
1. Allah(c.c)ı en fazla sevmek.
2. Korkmak, havf, haşyet duymak.
3. Allah(c.c)a karşı tezellül etmek.
4. İstiaze etmek, sığınmak, yardıma çağırmak, dua etmek.
5. Tevekkül etmek, umut bağlamak.
6. İtaat etmek, muhakeme olmak.
Açılımları şöyledir (geniş açıklamaları) ;
1) Birisi bir şeyi Allah(c.c)'ı sever gibi, veya daha şiddetli severse müşriktir. Sevgide Allah(c.c)'a uygun düşmemek de şirktir. Yani Allah(c.c)'ın sevdiğini (İslamı, rasulü, muslümanları, islamla alakalı her şeyi) sevmemek şirk olduğu gibi, Allah(c.c)'ın sevmediğini (şirki, sahte ilahları, müşrikleri) sevmek de şirktir.
2) Kişi bir şeyden korkuyorsa bu öylesine değildir. Demek ki düşünüyor ki bu ona zarar dokundurur. Oysaki kişi bilmeli ki Allah(c.c)'ın takdir ettiğinden fazla kimse birşey yapamaz. Eğer kişi korktuğu şeyin fayda veya zarar dokundurma gücünün olmadığını bilse, fakat yine de korku duysa bu büyük şirk olmaz. Yani korkunun kaynağı itikad değil de mesela fiziyolojik olsa şirk olmaz, ama bundan yine kurtulmaya çalışmak lazım. Bir de Allah(c.c)'ın bir şey için takdir ettiği zarardan kaçınmak şirk değil, tersine istene şey, tabi fayda ve zarar Allah(c.c)'tandır inancını her zaman aklında canlı tutulmasıdır.
3) Aşırı zillet veya aşırı saygı ifade eden hareketleri yapmak şirktir. Mesela secde etmek, rukü yapmak, tavaf etmek, kurban kesmek, adak adamak (son ikisi 5'e de girer ). Saygı çok aşırı olmayıp, gerekenden fazla olursa küçük şirk olur. Bunun örneği yemin etmek (zira kişi ancak çok fazla değer verdiği şey üzerine yemin eder). Fakat zillet veya saygı bir şirke, şirkin sembolüne veya müşriğe karşı olursa az olsun, çok olsun her halükarda büyük şirk olur. Çünkü şirke değil saygı veya zillet sıradan rıza bile şirktir. Ondan dolayı tagut veya put üzerine yemin büyük şirktir.
4) Mesela ölülere (Rasul de olsa) dua etmek, şeyhlere sığınmak, Hızır(a.s)’dan veya gaibde olandan imdad istemek.
5) Sadece Allah(c.c) fayda veya zarar verebileceğinden birisine mutlak olarak güvenmek, umut bağlamak şirktir. "Sen olmasaydın, şöyle olurdu (kurtulamazdım)", " Allah(c.c) ve sen dilersen, şöyle olur", "Sen benim tek umudumsun" demek şirktir. Kişinin itikadı sağlam olup, şirk manasını kastetmeden söylerse küşük şirk olur.
6) İtaat etmek, muhakeme olmak: Hüküm ve ölçü koyucusu Allah(c.c) olduğu için itaat edilme ve kendisine muhakeme olunma hakkı sadece Allah(c.c)'a aittir. Ancak Allah(c.c)'a ve Allah(c.c)'ın itaat edilmesi için delil indirdiği şeye itaat edilebilir. Resul ve kitap örneğinde olduğu gibi. Fakat bu itaat ikincil, zira Rasüle veya Kurana itaat ettiğimiz zaman aslında Allah(c.c)'a itaat etmiş oluyoruz, çünkü onların direktifleri bizzat Allah(c.c) tarafından tebliğ edilmedir. (şeriatın hüküm vermediği alanlar yani mesalih murseleden soyutlanarak konuşuyoruz, zira bu alanda emirler (emir sıfatıyla resuller de) hüküm koyabilir). Yani mutlak olarak zatı için itaat edilen yalnızca Allah(c.c)'tır. Resul ve Kitap ise zatından dolayı itaat edilen değil, onlar Allah(c.c)'ın tebliğcisi konumunda oldukları için itaat edilir. Ama mesela öğrenilse ki Resul hata etti ve Allah(c.c) onu düzeltti, o zaman bu hatasında Resule itaat edilmez. Resul zatı için itaat edilen olsaydı, bu durumda da itaat edilirdi. Fakat durum öyle olmayıp tersine bu durumda da Resule itaat eden onu Allah(c.c)'tan başka ilah edinmiş olur. Allah Resulü düzeltmediyse demek ki razı olmuştur, dolayısıyla Resulün bütün uygulamaları Allah(c.c)'ın onayladıkları olur, zira Resuller Allah(c.c)'ın korumsa altında. Âlimler ve emirler ise böyle değildir. Onlar koruma altına alınmadıkları için sözleri Allah(c.c)'ın deliline isabet edebilir de etmeyebilir de. Ondan dolayı onlara mutlak olarak itaat edilmez. Âlimlere ve emirlere mutlak olarak itaat edenler (yani hakk’a isabet etmediklerini kesin bildiği halde, yine onların sözünü alıyorsa) onları ilah edinmiş sayılırlar.
Bütün bu söylenilenler Allah(c.c)’ın hüküm verdiği konular içindir, mesalih-i mursala, yani serbest bırakılmış maslahatlara gelince şeriatın genel çerçevesi dâhilinde emir bu alanlarda mantığı, aklı, faydayı ölçü alarak hüküm koyabilir ve müminlerin ona itaat etmeleri şarttır, şeriatın tersine burada yanılsa da itaat etmek gereklidir. Kâfir ve tagtulara gelince onlar itaati vacib olanlar değildir, fakat serbest konularda onların tasarrufu caiz olan şeylerde onların tasarrufuna rıza gösterilebilir. Sırf Müslümanları ilgilendiren konularda ona tasarruf vermek mesela Müslüman bir Müslüman’la veya bir kâfirle ihtilaf ettiklerinde hakemlik yetkisi veya nikâh kıydırma veya namazda imamlık veya Müslümanların malı ve canı üzerinde tasarruf yetkisini vermek Müslümanların dışında kâfirleri veli edinmek olur, ama kâfirlerin kendi malları, oteritorileri üzerindeki tasarruflarına rıza gösterebilir. Bu kafirin evine girip oturmak için izin almak veya parayı borç istemek veya arazisine girdiğin zaman iltica etmek veya veya ev inşaat etmek için izin istemek veya şeriate aykırı olmayan noktalarda kafire ait olan şeyler konusunda ona uymak, kırmızı ışıkta durmak gibi v.s.. Fakat bunlar tagutun mülkiyetine geçmiş şeyler için böyledir. Yani mesela tağut adaletsiz bir şekilde birisini köle yapsa veya saldırarak veya çalarak bir şeyi mülkiyetine geçirse bu işlem adaletsiz olsa da o kişinin köleliği sabit olur. Bu işlemi yaparken tağuta yardım edilmez, ama bu artık gerçekleştiyse mülkiyeti sabit olur ve bu köleyi köle olarak satın alabiliriz, tağutun bu kişi üzerindeki tasarrufuna rıza gösterebiliriz. Yani kâfir tağut olarak savaşırsa ona yardım etmek tağutluğuna rıza olur, fakat olay gerçekleştiyse tagutun tasarrufuna rıza gösterilebilir ve şeriate aykırı olmayan konularda tasarruf altındaki şeylerle alakalı olarak verdiği karar kabul edilebilir. Sonuçta emniyetten vize istemek veya iltica istemek taguttan bir nevi hüküm istemektir, fakat bu hüküm Allah(c.c)ın şeriatine tecavüz edemez ve müslümanların tasarrufundaki şeylere tecavüz edemez, geriye şu alan kalıyor: şeriatın serbest bıraktığı alan ve aynı anda tağutun kendi mülkü olan alan. Bunun dışına taşarsa ya hâkimiyet tevhidinde küfür olur veya vela’da küfür olur. Bazen iki küfür de birleşir. Mesela kişi taguti mahkemeye başvurduğu zaman başvurduğu mesele şeriatle ayarlanmışsa (hükmü açık olarak varsa) bu hâkimiyet konusunda şirk olur, ayarlanmamışsa vela konusunda küfür olur.
Ondan dolayı parlamentoya girmek büyük şirktir, zira kişi peşinen hüküm çıkarmadaki çoğunluğun etkisini kabul etmiştir. Kanunun İslam'a uygun olarak çıkacağı bilinse bile hükmün belirlenmesinde şeraitin (kur’’an ve sünnet) değil de çoğunluğun etkisi rol oynayacağı için bu şirktir. Ondan dolayı modern ülkelerin hepsi kâfirdir.
Ehlisünnete göre haram işleme ona helal denilmedikçe küfür değildir. İşte adaletsiz Müslümanlar haram işleyebilir fakat hüküm bazında müdahaleleri olmaz, modern hükümetler ise haram ve helal kılma yetkilerini kendilerine aldılar. Sözde sadece şeriatle yönetilen ülkeler! de demokrasi ile yönetilenleri tekfir etmediklerinden farkları olmaz. Ayrıca kâfirleri veli edindiler. Mesela birleşmiş milletler teşkilatına giren her ülke emniyet şurasına giren sabit beş devletin vereceği hükme kesinlikle itaat edeceklerine dair imzaları vardır. Bu başlı başına velayet küfrüdür.
Rububiyet konusuyla ilgili bir de şu küfür vardır: Allah(c.c)’tan gelen kesin bir delille haram kılınanı haram olarak kabul etmemek veya herhangi sabit hükmü kabullenmemek. Fakat kişiye bu hüküm gelmediyse onu bilmemek mazerettir. Mesela namazın farziyetinin veya zinanın haramlığı bilinmediği yerlerde bunu bilmeyen kâfir olmaz. Önce ona hucceti ikame ederler, inad ederse küfre girer. Hükümlerdeki cehaletin aksine usulüddinde (yani dinin asıllarında), tevhiddeki cehalet kişiyi kâfir yapar. Bu fark nereden kaynaklanıyor. İlk Müslümanlar "la ilaha illa Allah" derlerdi ve bu söz daha inecek olan birçok hükmü bilmemelerine rağmen onların İslam'ı için yeterliydi. Çünkü onlar Tevhid kelimesini söyledikleri zaman zaten inmiş olan ve daha inecek olan hükümleri peşinen kabul ettiler, zira bu sözle Allah(c.c)'ın rububıyetini kabul etmişlerdi. Ve bir hüküm indiği zaman onu kabul ettiklerinde aslında daha önce söylemiş oldukları sözü onaylarlardı.
İşte bu açıklamadan sonra Tevhidin ve diğer hükümlerin farkı meydana çıkmıştır. Her ne kadar bu hükümler İslam'ın bir parçasıdır ve onlarsız din kâmil değildir, ama sonuçta aralarında bir fark vardır. Tevhid bu hükümleri kabul mekanizmasıdır. Hükümler ise kabul mekanizması değil, tersine mekanizma tarafından kabul edilen şeylerdir. Ondan dolayı tevhid herşeyin başıdır ve o olmadan kişi Allah(c.c)'ı rabb ve ilah olarak tanımadığından mümin değildir. Zira İMAN marifet (Allah(c.c)'ı bilmek), tasdik (bunu kalben kabul etmek) ve azalarla amel’dir (Tevhidin gerektirdiklerini yerini getirmektir). Usulüddini gerçekleştirmeyenler mümin sayılmazlar ve bu dünyada onlara kâfir ahkâmı uygulanır. Ahirette de mümin muamelesini görmezler. Onların Müslüman olmadıkları konusunda icma vardır ve bunda ihtilaf etmek (yani cehaletten dolayı onları tekfir etmemek) küfürdür.
Usulüddini kısaca anlatalım: Tevhidin üç kısmı ve bununla direk ilgisi olan her şey usulüddindir. Mesela risalete iman, ahiret iman, vela-bera tevhide girer. Bu konuları bilmeyen kâfirdir, tekfir etmeyen de. Furuuddin ise bunun dışındaki şeylerdir ve onlardaki cehalet kişiyi her zaman küfre sokmaz; mesela namazın, zekâtın, orucun, hicabın v.s. farziyyetini bilmemek, zina, alkol, sakal kesmenin haramlığını bilmemek gibi. Fakat bu konularda cehalet giderilirse ( veya kişi bunların tevatüren bilindiği ortamda ise) bunlar usulüddine dönüşür, ondan dolayı namaz ve zekât gibi kesinleşmiş hükümlere usulüddin de denilir. Furuudin içinde bazı kısımlar var ki bunlardaki cehalet veya te’vil mutlak olarak bağışlanmıştır, bazı meselelerde de te’vil bid’ati veya fıskı gerektirir, bazı kısımlarda da küçük küfrü veya gizli şirki gerektirir, mesela riya, Allah(c.c)'tan başkasının üzerinde yemin gibi. Bazı âlimlere göre uluhiyyet ve rububiyyet yani tevhidin aslıyla doğrudan alakalı olmayan sıfatlar konusunda cehalet veya kurtarıcı bir tev’il mazerettir (mesela istiva, nuzül, el sıfatları gibi).
3. İsim ve Sıfat Tevhidi. Allah(c.c)’ı isim ve sıfatlarda birlemek.
Bu tevhidin aslı kuran ve sunnete ispat edilen en güzel isim ve sıfatları, onları tahrif etmeden Allah(c.c) için ispat etmek ve Allah(c.c)'tan gelen bir delile dayanmayan bütün sıfatları Allah(c.c) için nefyetmektir (uzaklaştırmaktır). Kamil sıfatları ispat ve eksik sıfatları nefy ayrılmaz bir bütündür zira eksik sıfatları nefyetmeden Allah(c.c) için kâmil manaları ispat etmiş olmak imkânsızdır ve tersine Allah(c.c) için eksik sıfatları nefyeden aslında bununla kâmil sıfatları ispat etmiş olur. Kamil sıfatları (yani rububiyyet ve uluhiyyet sıfatları) ispat uluhiyyet ve rububiyetin konusu olduğu hatırlandıktan sonra tevhidin üç kısmı arasındaki bütüncül bağlantı ortaya çıkmış olur. Onları bazı grupların yaptığı gibi ayırmak sapıklıktır, küfürdür, bütün tevhidi iptal etmek demektir. Allah(c.c)'a eksik sıfat nispet eden uluhiyyeti ve rububiyyeti iptal etmiş olur, zira ilah ve rabb kâmil sıfatlara sahip olan ve eksik sıfatlardan uzak olan demektir. Zaten bazı sıfatlarda cehaleti mazeret gören âlimler "isim ve sıfatlarda tevhidde cehalet mazerettir" ifadesini kullanmazlar "sıfatlarda cehalet mazerettir" derler bununla da tevhidi doğrudan ilgilendiren (yani tevhidin aslına yönelik olan) sıfatları ile dolaylı olarak ilgilendiren sıfatları ayırmış olurlar. Uluhiyyet ve rububiyyet alanlarında şirkin küçüğü ve büyüğü mevcud olduğu gibi isim ve sıfat tevhidinde şirkin küçüğü ve büyüğü vardır.
Bu konuda şirke yol açan kapı delil olmadan Allah(c.c) hakkında bir şey söylemek, zira biz sıfatları kendimiz ispat edersek veya başka kaynaktan alırsak bu sıfatlar Allah(c.c)'a yakışmayan sıfatlar olabilir ve böylece hrıstianların yaptığı gibi Allah(c.c)'a iftira etmiş ve şirke düşmüş olabiliriz. Mesela hrıstianlar ve yahudiler Allah(c.c)'a zürriyet ispat ettiler, yorulma, yenilme, cimrilik gibi sıfatları ispat ettiler. Onlar Allah(c.c)'ı hakkıyla takdir edemediler. Allah(c.c) bütün bu yakıştırmalardan münezzeh ve yücedir. Onun için Allah(c.c) için yorulur, uyur, unutur, geneli bilir ama cüziyyatı bilmez demek, bazı şeylere kadir değildir demek, Allah(c.c) için doğdu, bir şeyden sudur etti, Allah(c.c) doğurdu, ondan bir şey sudur etti demek ve herhangi bir şekilde Allah(c.c)'ı aciz yaratıklara benzetmek şirktir. Allah(c.c)'ın rububiyyet ve uluhiyyetini bozmayacak şekilde kurtarıcı te’vil veya cehaletle bazı sıfatları bilmemek kişiyi İslam'dan çıkarmaz. Eğer bu sıfatların bilinmemesi tevhidin bu üç kısmının aslına tecavüz ederse, o zaman şirk olur, tekfir etmeyen de küfre düşer.
Sonuç olarak diyoruz ki işte bunlar her müslümanın sahip olması gerektiği minimum akidedir. Bu Minimum Akideyi bilmeyen veya uygulamayan kâfirdir. Onu tekfir etmeyen de kâfirdir. Her kim bu Minimumu bilmiyor veya uygulamıyor idiyse geçmişini tekfir etmeli ve akideyi kabul edip Müslüman olmalıdır.
www.tawhiid.com