|
Tabi Olmak, İtaat Etmek, Boyun Eğmek
Her kim Rasulullah (s.a.s)a tabi olur, Rabbinden getirdiği şeriate boyun eğer ve bağlanırsa işte o kimsenin Allah (c.ca olan sevgisi tamam olmuştur. Çünkü şeriate bağlanmak kuvvetlendikçe sevgi de kuvvetlenir. Bunun tersi de doğrudur. Aynı şekilde Allah (c.ca olan sevgi kuvvetlendikçe Allah (c.cın şeriatine bağlılık ve boyun eğiş de kuvvetlenir. Bu şeyler birbirlerinin delilidir ve birbirlerini gerektirir.
Her kim Rasulullah (s.a.s;ın gösterdiği yola zahiren bağlanmayı bütünüyle terkederse, işte bu, o kimsenin kalbinde Allah (c.cın mutlak sevgisinin yok olduğunu gösterir. Böyle bir kimse kafir ve zındıktır. Her kim Allah (c.c) ve Rasulunün gösterdiği yola tabi olmadığı halde Allah (c.csevdiğini iddia ederse, işte bu, o kimsenin yalancı olduğunu gösterir. Allah (c.cın şu ayette buyurduğu gibi:
De ki: Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin (Ali İmran: 31)
İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:
Bu ayet, Muhammed (a.sin yoluna uymadığı halde Allah (c.cı sevdiğini iddia edenin yalancı olduğuna hüküm vermekte ve Rasulullah (s.a.s)8ın şeriatine, nebinin dinine, bütün söz ve fiillerinde tabi olmadıkça Allah (c.cı sevdiğine dair ileri sürdüğü iddianın yalan olduğunu bildirmektedir. (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 366)
İbni Teymiye şöyle dedi:
Her kim rasulün getirdiğine bağlanmadığı halde Allahı sevdiğini iddia ederse yalan söylemiştir. Çünkü onun sevgisi sadece Allah (c.ca değildir. Şayet Allah (c.csever, fakat rasulün getirdiğine bağlanmazsa bu kimsenin sevgisi şirk olan sevgidir. Zira bu kimse rasulün getirdiğine bağlanmamış, kendi heva ve hevesine bağlanmıştır. Böyle bir sevgi iddiası yahudi ve hristiyanların Allah (c.cı sevdiklerini iddia etmelerine benzer. Çünkü onlar Allah (c.cı sevme konusunda gerçekten ihlaslı olsaydılar, sadece Allah (c.cın sevdiğini sever ve ona tabi olurlardı. Bu sevgi ise kişiyi Rasulün getirdiğine bağlanmaya sevkeder. Bu kimseler Allah (c.cı sevdiklerini iddia etmelerine rağmen Allah (c.c)ın sevmediğini sevdikleri için, Allah (c.ca olan sevgi iddiaları aynı müşriklerin sevgi iddiası gibi olmuştur (Fetvalar c: 8 s: 360)
İbni Kayyım şöyle dedi:
Allah (c.c) ı sevmek; Allah (c.c;a ibadetin gerçeği ve sırrıdır. Bu sevgi, ancak Allah (c.cın emrine boyun eğmek ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Allah (c.cın emrine tabi olunur, boyun eğilir ve yasaklarından kaçınılırsa işte o zaman sevgi ve kulluk Allaha olmuş olur. Bu sebeble Allah (c.c), rasulüne bağlanmayı kendisini sevmeye alamet ve delil kılarak şöyle buyurmuştur:
De ki: Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin. (Ali İmran: 31)
Bu ayette Allah (c.c), insanların kendisini sevmesinin alameti ve kendisinin de onları sevmesinin şartı olarak rasule bağlanmayı zikretmiştir. Bilindiği gibi, bir meselede koşulan şart tahakkuk etmezse o mesele gerçekleşmez. Bu nedenle rasulün getirdiklerine bağlanmadığı görülen kimsenin, Allah (c.cı da sevmediği anlaşılır. Zira rasulün getirdiklerine bağlanmadan Allah (c.ca sevginin ispatı imkansızdır.
Rasule bağlanmak ise ancak Allah (c.c) ve rasulünü sevmek ve onların emirlerine itaat etmekle olur. Allah (c.ca ibadet etmek ancak Allah (c.c) ve rasulünü herşeyden fazla sevmek, hiçbir şeyi Allah (c.c) ve rasulünden daha fazla sevmemekle olur. Şayet bir şey Allah (c.c) ve rasulünden daha fazla sevilirse bu, Allah (c.c) ın asla affetmediği şirk olur ve böyle kimseye Allah (c.c) hidayet etmez. Allah (c.cın şu ayetinde buyurduğu gibi:
De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evleriniz Allahtan, rasulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise Allah&#ın emri gelinceye kadar bekleyin! Şüphesiz Allah, fasık olan kavme hidayet etmez; (Tevbe: 24)
Her kim bu ayette zikredilenlerden herhangi birisine itaati Allah (c.c) ve rasulüne itaatten veya onlardan herhangi birisinin sözünü Allah (c.c) ve rasulünün sözünden veya onlardan herhangi birisinin rızasını Allah (c.c) ve rasulünün rızasından veya onlardan herhangi birisinden korkma, onlara tevekkül etme ve istemeyi Allah (c.ctan korkma, ;na tevekkül etme ve ndan istemeden önde görürse, bu kimse için Allah (c.c) ve rasulü, bu zikredilenlerden daha sevgili değil demektir. Böyle yapmasına rağmen hala Allah (c.c) ve rasulünün sevgisinin onlara olan sevgisinden daha üstün olduğunu söylüyorsa, işte o kimse sözünde yalancıdır. Zira o, üzerinde bulunduğu durumun zıddına hareket etmiştir. Aynı şekilde ayette zikredilenlerden herhangi birisinin hükmünü Allah (c.c) ve rasulünün hükmünden öncelikli gören kimse de bu zikredilenleri Allah (c.c) ve rasulünden daha çok seviyor demektir (Medaricus Salikiyn c: 1 s: 99-100)
Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: Zamanımızda İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayanların, Allah (c.c) ve rasülünü sevdiklerine dair iddiaları apaçık bir yalandır. Bu iddiaları sadece insanları kandırmak için ileri sürerler ve para vererek satın aldıkları alim taslaklarını da bu mesele için kullanırlar. İşte bu sebeble bu alim taslağı belamlar, Allah (c.cın şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan tagutların müslüman olduklarını ve Allah (c.c)’ı çok sevdiklerini insanlara anlatırlar.
Allah (c.cın şeriatini hayatın her alanında uygulamadan kaldırıp yerine beşeri kanunları uygulayan, bu kanunlara öncelik tanıyarak Allah (c.c)ın şeriatinden daha üstün tutan yöneticiler, Allah (c.c) ve rasulünü sevdiklerini nasıl iddia edebilirler? Böyle bir iddiayı ileri süren kimseler ya İslamı bilmemekte veya İslamı gerçek manada bilmeyen halkı kandırmak istemektedirler. Zira halkın, İslamı gerçekten bildiğini bilseydiler asla böyle gülünç bir iddiayı ortaya atmazlardı. Fakat sahte alim taslakları vasıtasıyla ve halkın İslamdaki cehaletlerini fırsat bilerek böyle bir iddiayı ortaya attılar ve halkı da buna inandırdılar.
Oysa Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:
Ben kendisine ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç bir kul iman etmiş olmaz (Müslim)
Bir başka rivayette şöyle dedi:
Ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiçbiriniz iman etmiş olmaz (Müslim)
Daha önce belirtiğimiz gibi imanı ancak, ibadetlerden herhangi birisini Allah (c.ctan başkasına yaparak Allah (c.ca ortak koşmak bozar.
Ebu Süleyman el Hatıbi bu hadisin şerhinde şöyle dedi:
Hadisin manası şudur: Helakin söz konusu olsa bile itaatinde tam manasıyla ihlaslı olmaz ve rızamı heva, hevesinden daha üstün tutmazsan sevginde doğru söylemiş sayılmazsın. (Müslimin şerhi c: 2 s: 15)
Bu alimin hadise verdiği manayı dikkatle düşün! Sonra zamanımızda müslüman olduğunu iddia edenlerin durumuna bir bak! İşte o zaman dinin gerçeğiyle insanların durumu arasındaki mesafinin ne kadar büyük olduğunu görürsün.
Durum oldukça ciddidir. Herkes dikkatli olsun! Namaz, oruç, zekat gibi ibadetleri sadece Allah (c.ca yaptığı halde hayatın diğer yönlerindeki ibadetlerde taguta kul olan kişi şirkten kurtulduğunu, müslüman olduğunu, Rasulullah (s.a.s)ın şefaatına nail olacağını ve Allah (c.c)ın azabından kurtulacağını asla zannetmesin! Zira durum onların zannettikleri gibi olmayacak....
CİHAD
İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk'ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması "cihad"dır.
"İman edenler Allah yolunda cihad ederler. Küfredenler de tağut yolunda savaşırlar." (Nisa Suresi, 76)
"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam) din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." (Tevbe Suresi, 29)
Bu ayet-i kerimeler: İnsanları insanlara köle yapan sistemleri yıkmayı açıkça emrediyor. Bütün insanlar Allah'ın kuludur. Hiç kimse kendinden uydurduğu sistemlerle Allah'ın kullarına hükmedemez. Bununla birlikte "Dinde zorlama yoktur" prensibi de mühimdir. Kulların kulluğundan kurtulduktan sonra inanç için zorlama yoktur.
Yukarıda açıkladığımız deliller İslam erlerinin benliğinde yer etmişti. Onlara niçin cihad ediyorsun diye sorulduğunda düşmanlara karşı vatanımızı korumak, İran ve Rumların bize karşı düşmanca davranışlarını önlemek, sınırlarımızı genişletmek, ganimet elde etmek için savaşıyoruz, diyene rastlanmamıştır. Onlar Allah'ın uluhiyetini yeryüzünde açıkça ilan etmek, O'nun sistemini hayata hakim kılmaya, şeytanların sistemini yıkmaya, insanları kula kulluktan kurtarmayı gaye edindiklerini söylüyorlardı.
Onlar Rebia bin Amr, Huzeyfe bin Muhsin ve Muğire bin Şube'nin İran orduları baş komutanı Rüstem'e söylediklerinin aynısını ifade ediyorlardı. Rüstem bu İslam mücahitlerinin her birisini Kadisiye savaşından üç gün önce: "Siz buralara niçin geldiniz?" diye sorduğunda şu ölümsüz cevabı almıştı: "Allah bizi yeryüzündeki insanları kullara kul olmaktan kurtarıp tek bir olan Allah'a kul etmek için gönderdi. Allah insanlara en son elçisini ve en son hak dinini gönderdi. Kim O'nun dinini kabul ederse, ona dokunmadan tekrar yurdumuza döneriz. Kim karşı çıkarsa onunla ya şehid olup cennete gidinceye kadar savaşırız, ya da galip gelip gazi oluncaya kadar cihad ederiz."
Müslüman, savaş meydanına atıyla cihada çıkmadan önce kendi içinde cihad yapar. Kendi nefsi istekleri, şehevi duyguları ve kötü istekleriyle cihad eder.. Kendi menfaatleri ve kabilesinin menfaatleri ile İslam dışı her şeyle cihada çıkar. Yalnız Allah'a kulluk fikrini gerçekleştirmek, yeryüzünde Allah'ın saltanatını gasb eden putları ve putçuları yıkmak ve Allah'ın hakimiyetini sağlamak için cihada çıkar.
İslam'ın doğrudan doğruya fertlerin vicdanına hitap edebilmesi için, maddi otorite, eski toplum düzeni gibi engelleri yıkmak ister. Önce fertleri bu maddi zincirlerden kurtarır, sonra inancı seçme hürriyeti verir. Oryantalistlerin hileli tuzaklarına kapılıp Müslümanların bu günkü halini görüp de cihad sistemini gerçek şeklinden çıkarıp onu kelime oyunlarıyla savunma savaşı şeklinde göstermeye çalışmayalım.
İslam dini kendisine hücum edenlere karşı yalnızca savunma savaşı yapmamıştır. Çünkü İslam'ın varlığı sırf "Allah'ın, alemlerin Rabbi oluşu" ilahi emrini ilan edip yeryüzünde kulları kullara kul olmaktan kurtarmak içindir. Bu varlık hiçbir insana kayıtsız şartsız hak tanımayan, bağımsız ve örnek bir topluluğun ortaya çıkışıyla kendini gösterir. Bu örnek topluma hakim olan yalnız Allah ve Allah'ın kitabıdır. İslam'ın var oluşu bu gaye için olunca tabii olarak yeryüzünde hakim olan kulların kullara kulluğu prensibine dayalı cahiliyye toplumlarını yok etmesi, onlarla mücadele etmesi, kendi varlığının bir gereğidir.
Yeryüzünde Allah'ın hükmüyle hükmeden bir topluluk oluştuğunda kendisini savunacaktır. İşte savunma ile cihad arasındaki ilgi bu durumda anlam kazanır.
İslam'ın varoluşu gereği insanları kullara kulluktan kurtarmak için her zaman önde gitmesi gerekir. Bunun neticesinde İslam'ı coğrafi sınırlar içerisine sıkıştıramayız. İslam basit ırkçılık çerçevesine de sokulamaz. İslam insanları kötülük odaklarına ve Allah'tan başkasına kulluğun pençesine terk edemez.
Eğer İslam'ı bir toplumun mezhebi, bir ırkın düzeni, bir kişinin sistemi olarak kabul etmeyip Allah'ın yeryüzüne indirdiği hayat prensibi olarak kabul edersek, neden çok çabuk bir şekilde yeryüzüne yayıldığını anlarız. Bundan başka da yayılış sebebi aramak boşunadır. İslam'ın Allah'ın uluhiyeti, kulların Allah'a kulluğu davası olduğunu unuttuğumuz zaman başka deliller aramaya ihtiyaç duyarız ki İslam'da cihadın niçin ve neden yapıldığı ortadayken hiçbir kişi başka deliller ortaya atmaya cesaret edemez.
İslam'ı, Allah'ın yeryüzünde uluhiyetini ilan ettiren, bütün varlıkları tek bir Allah'a kul edip kulları kullara kul olmaktan kurtaran ilahi bir sistem; Allah'ın hakimiyetini temsil eden bir toplum kalıbına dökülmüş sistem olarak değerlendirirsek elbette o zaman fertlerin vicdanına hitap edebilmek için siyasi, toplumsal tüm otoritelerin yıkılmasının gerekli olduğunu kabul etmek zorundayız. İslam'ı bu şekilde anlamakla, sınırlı bir toprak parçasına özgü bir sistem olarak değerlendirdiğimiz zaman tabii olarak onun cihadını kendi toprağına yapılan hücuma karşı savunma harbi şeklinde kabul etmek zorundayız.
İslam bir kavmin, bir mezhebin veya bir bölgenin sistemi olmayıp evrensel ve ilahi bir sistemdir. Bundan dolayı herkesten çok aksiyoner olacaktır. Ve insanların inanç seçme hürriyetini engelleyen tüm otoriteleri devirecektir.
İslam insanları hürriyetine kavuşturup alemlerin Rabbi olan Allah'ın uluhiyetini ilan edip kulları kullara kul olmaktan kurtarmak için harekete geçmek zorundadır. Tek bir olan Allah'a kulluk ise İslam'a göre ancak İslam düzeninin gölgesinde oluşabilir. Yalnız İslam düzeninde kanunlar Allah tarafından konulur. Yalnız İslam nizamında, kulların hakimine de, mahkumuna da, siyahına da, beyazına da, zenginine de fakirine de, haklısına da haksızına da Allah'ın hükmü uygulanır. O'nun kanunlarının huzurunda herkes eşittir. İslam'ın dışındaki sistemlerde hayata hakim olan kulların kanunlarıdır. Kanun koymak ise uluhiyetin bir özelliğidir. Her kim kafasından çıkardığı sistemleri kulların hayatına tatbik etmek isterse uluhiyet etmek istiyor demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin ister söylemesin fark etmez. Her kim insanlara böyle sistem koyma hakkını tanırsa onların uluhiyetini kabul ediyor demektir. İster onlara ilah adını versinler, isterse vermesinler!..
İslam soyut inanç ve imandan ibaret değildir ki inançlarını yalnız açıklama yoluyla kabul ettirsin... İslam, bütün insanlığı özgürlüğe kavuşturan aksiyoner bir sistemdir. Diğer topluluklar ise sistemleri altında Müslümanları idare edebilecek kapasitede değildirler. Onun için İslam bu evrensel özgürlüğe engel olan diğer sistemleri yıkmak zorundadır. İşte "Dinin Allah için olması" budur. Onda diğer sistemlerde olduğu gibi kullara kul olmak yoktur.
Batı kültürünün baskısı altında ezilenler, oryantalistlerin oyununa gelenler İslam'ı bu şekilde anlamak istemezler. Çünkü müsteşrikler İslam'da cihadı: "Dine sokmak için fertlere zorla baskı yapmak" diye anlatırlar.
O soysuz müsteşrikler aslında bunun anlattıkları şekilde olmadığını da çok iyi bilirler. Ancak, bu yollarla İslam'ı ve İslam'da cihadın anlamını yitirmeye çalışırlar. Bizim beyinsiz papağanlar ise hemen bu suçlamayı kaldırmak için cihadı savunma harbi şeklinde göstermeye başlıyorlar. İslam'ın doğal ve asli görevlerini unutuyorlar. İslam'ın ilk hedefinin insanlığın özgürlüğü olduğunu görmek istemiyorlar. Bu bizim papağanların İslam anlayışını batılı müsteşrikler bozmuşlardır. Güya din bir vicdan meselesiymiş, İslam yalnız vicdanlara hitap edermiş, pratik hayatla ilgili değilmiş, bundan dolayı İslam için olan cihad, inançları zorla vicdanlara yerleştirmek için yapılırmış.
Halbuki İslam hiçte böyle değildir. İslam Allah'ın hayata hakim olan sistemidir. Pratik hayatın bütün ihtiyaçlarını karşılar.
İslam'da cihad: İslam sistemini getirme, İslam sistemini hayata hakim kılma fiilidir. İnanç meselesi ise bütün siyasi etkiler ortadan kalktıktan sonra evrensel İslam sisteminin gölgesinde ferdi vicdanen ikna etmeye bağlıdır. Fert ikna olursa boyun eğip eğmemekte hürdür. (Seyyid Kutub, Fizilal'lil Kur'ân)
TÜRKİYE'DEKİ GARKAD AĞAÇLARI!
TTürkiye'deki genel kanının aksine en büyük fişlemeyi Fethullahçı grup yapmaktadır. Milli İstihbarat, JİTEM, Emniyet Güçleri Türkiye çapında yeterli ölçülerde istihbarat çalışması yapamamaktadır. Oysa Türkiyedeki insanlar üzerinde en büyük ve ayrıntılı fişleme operasyonunu gerçekleştiren grup Fethullahçılardır. Çünkü Fethullahçıların Türkiye'deki tüm okullarda, Üniversitelerde, Yargıda, TSK'da,Devlet Yurtlarında, Bakanlıklarda, tüm özel ve devlet teşeküllerinde yeterince yandaşları bulunmaktadır. Bu Fişleme operasyonu şu şekilde gerçekleşmektedir. Fethullahçı yandaşlardan bulundukları ortamdaki yandaşlarına insanları müspet ve menfi olarak ikiye ayırmaları istenir. Menfi yani olumsuzlar özel olarak fişlenir. Müspet yani Fethullahçı oluşuma olumlu bakanlar ayrı olarak fişlenir. Bu fişlemeler Ankara, İzmir, İstanbul, Amerika ve diğer yerlerdeki merkezi noktalarda toplanır. Gerekli yerlerde Fethullahçılara yardım edilir, referans sağlanır. Fethullahçıların genel fişleme metodu şu şekildedir. Her insana rakamsal bir değer verilir. Buna göre:
GENEL FİŞLEME METODU
1.lik: Hizmetten uzak(Fethullahçılığa uzak)
2.lik: Nisbeten ılımlı(Fethullahçılığa açık)
3.lük: Geleneksel (Dini eğilimi olan)
4.lük: Fethullahçılığı bilen(Eğilimli)
5.lik: Fethullah Hoca Müridi
Ehli Beyt: Kızılbaş
Ehli Tarik: Tarikat ehli
RADİKAL: CİHAD TARAFTARI, MÜCAHİD OLMAYA EĞİLİMLİ,FANATİK! GÖRÜŞLERİ OLAN...
Bu veriler doğrultusunda, öğrencilerden, öğretmenlere, memurlara, askerlere, hakimlere, tüccarlara kadar her türlü konumda olan insanlar fişlenir. Bu listeler merkezlerde toplandıktan sonra gerekli yerlerde kullanılır. Ancak üst noktalarda bulunan bazı Fethullahçılar bu listeleri bazı çıkarlar karşılığında yabancı istihbarat teşkilatlarına sızdırmaktadır. Yabancı İstihbarat Ajansları gerektiği yerlerde bunları kullanmaktadır. Tabi bu istihbarat ajanslarının ilgilendikleri gruplar, Fethullahçı olan kadrolar değildir. Özellikle CİA bu listelerdeki aşırı komünist, aşırı Kemalist ve özellikle CİHADÇI MÜSLÜMANLARLA ve CİHAD EĞİLİMİ OLAN EHLİ TARİKLARLA İLGİLENMEKTEDİR. BÖYLECE CIA, MİT YAHUT EMNİYET İLE ULAŞAMADIĞI BİLGİLERE FETHULLAHÇILARIN YAPTIĞI ÇALIŞMALARLA ULAŞMAKTADIR. BÖYLECE EL KAİDE, İBDA C, ÇEÇEN MÜCAHİDLER GİBİ ETKİN OLAN CİHADÇI MÜSLÜMANLARI BU LİSTELERE GÖRE DEĞERLENDİRMEK DAHA KOLAY OLMAKTADIR. TABİ BU SIZDIRMALARI BÜTÜN FETHULLAHÇILARIN YAPTIĞINI SÖYLEYEMEYİZ. ANCAK FETHULLAHÇI İŞBİRLİKÇİ AJANLAR BU FAALİYETLERİ PERİYODİK OLARAK GERÇEKLEŞTİRMEKTEDİR. NURETTİN VEREN SENDROMUNDA OLDUĞU GİBİ İÇ AJANLAR BU FAALİYETLERE KARIŞMAKTADIR.
SIZDIRMALAR
Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı bu tür şahıslar arasındadır. Ekrem Dumanlı 2005 Haziran, 2005 Eylül, 2005 Kasım aylarında İstanbul Şişli'de, Beşiktaş'taki evlerde CIA yetkilileriyle görüşmüştür. Bu şahsın Emniyet'in derin kişilikleriyle karanlık ilişkileri olduğu sabittir. Ayrıca El Kaide mücahidlerinin saldırı yapacağı istihbaratını alan CIA, Ankara'da 2004 yılında Kemal adlı Fethullahçı avukatla Balgattaki bir evde görüştür...
Burada CIA iki yönlü oynamaktadır. Fethullahçılarla dolaylı olarak ilişki kurarken, Fethullah Gülen'in takıyye yapıp yapmadığınnı araştırmak için bir ajan görevlendirdiği bilgiler arasında kaydedilebilir. Yani bu noktada CIA Fethullahçılara güvenmemekle birlikte, iç işbirlikçilerin fişlemelerinden yararlanmak için bu verileri kullandığı açıktır. Bu yakın CIA-Fethullahçı ilişkileri doğrudan olmamakla birlikte Fethullahçılara bazı avantajlar sağladığı söylenebilir.
Amerika'da bazı Fethullahçıların mesela New Jersey'de Arap-İslam kökenli öğrencilerin arasına sokularak istihbarat çalışması yapması karşılığı parasal gelir elde ettikleri de bir gerçektir. Örneğin Selim isimli bir Fethullahçı'nın New Jersey'de Mısır uyruklu Ahmad Kasım isimli öğrenciden cihadçı faaliyetler hakkında bilgi edinmek istediği, mücahid kardeşin olumlu karşılaması karşısında Arap kökenli öğrencilerin evlerine gittiği ve bu kişilerin isimlerini CIA ajanlarına sızdırdığı bir gerçektir. Ahmad Kasım, Muhammad Ezzet, Tarık al Jeyshi isimli kardeşler bu fişleme neticesinde FBI ve CIA tarafından takibe alınmıştır. Şu an bu kardeşler takibat altındadır. Ayrıca bu faaliyetlere New York'ta Ahmad Nawaz Sherif adlı Pakistan uyruklu bir Fethullahçının katıldığı da tespit edilmiştir.Bu işbirlikçide aynı faaliyetlerle Arap kökenli öğrenciler arasında istihbarat yapmaktadır.Fethullahçı Türklerden bazılarına Green Kard uygulaması ve bir zorluk çıkarılmadan Fethullahçıların kolaylıkla Amerika'da iş ve okul bulabilmesi CIA faaliyetleriyle paraleldir. Şuan tüm Fethullahçı eğitim kurumlarında Green Card uygulaması yönündeki teşvikler bu zaviyede değerlendirilmelidir. Dolayısyla Fethullahçı- Amerikan ilişkileri bilinenden daha derin ve karanlıktır. Amerika ve tüm dünyada El Kaide oluşumlarında Fethullahçılar tampon görevini görmek için Amerikalılar tarafından istihdam edilmektedir. Çünkü El Kaide'ye doğrudan ajan sokamayan CIA fethullahçılarla lokal dirsek temaslarıyla El Kaide oluşumlarını yerinde tespit etmektedir. Potansiyel El Kaide mücahidlerini eylem sürecine geçmeden Fethullahçılar aracılığıyla yoketmek CIA için büyük bir avantaj sağlamaktadır. Buradan hareketle anti cihad propagandası yapan Fethullahçı grupların yayınları İslam açısından çok büyük bir tehlike olmasa da çıkarcı ve zaaflı Fethullahçı ŞAKİRDLER Amerika'nın gelecekteki favori muhbirleridir. Bu yüzden fethullahçılar rahatlıkla dünyanın her yerine yayılmaktadır. Tabi bu yayılış sürecinde saf müslümanların enerjileri ve paraları harcanmaktadır. İşte bu gerçekten üzüntü oluşturan bir durumdur.İslam'ın kurtulması için emeğini sarfeden saf Anadolu müslümanı bu beyin yıkama sürecinde dolaylı yoldan Amerikan çıkarlarına yardım etmektedir. Fethullah Gülen ilahi bir vasıfla kitlelere empoze edildiğinden otoritesi tartışılmaz (Kadiri Mutlak) rolündedir. Ancak Fethullah Gülen bir beşerdir. Ne vahy ne de başka bir şey almaktadır. Peygamberlerin bile zelleleri varken, masum ve günahsız İmam! Fethullah Gülen'in bu süreçte hata etmedeğinden bahsetmek büyük bir hamakattir. Bediüzzaman'ın dediği gibi, bir beşerin ilahi vasıfla donatıldığını düşünüp,mutlak günahsız, hatasız, masum imam ilan etmek ancak ahmakul hukamadan tahammuk etmekle açıklanabilir!
İLAHİ NİZAM
Şimdi birisi şunları söyleyebilir: Madem ki insanlar için konulmuş bir nizam olan ilahi nizamın yeryüzünde gerçekleşmesi, çeşitli ortamlardaki hayatın maddi gerçeklerinin sınırı içinde, insan güç ve çabasına bağlı olarak oluşuyorsa insanlar tarafından ortaya konan nizamların gerçekleşmesi ve yine insanların kendi durumları ve güçlerine bağlı ise bu ikisi arasındaki ayırım nedir? Neden bu ilahi nizamın gerçekleşmesi bizim çabalarımıza bağlıdır ve neden olağanüstü güçler sayesin de veya ilahi bir kuvvete bağlı olarak gerçekleşmiyor da insan yaratılışının çerçevesi içinde uygulama sahasına aktarılabiliyor?...
Biz müslüman adını kazanabilmek ve onun sıfatlarına sahip olabilmek için bu ilahi nizamın gerçekleşmesi uğrunda çalışmaya mecburuz. Bilindiği gibi İslamın ilk şartı, Allah dan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed
in Onun Rasûlü olduğuna inanmaktır. Bu şahadetin en uygun anlamı, yalnız Allahın uluhiyetine inanmak, Allahın sıfatlarından hiçbirini Allahın yarattıklarına izafe etmemektir. Uluhiyetin ilk özelliklerinden biri, mutlak hakimiyet hakkıdır. Bu özellikten insanlar için kanun koyma hakkı, insan hayatını düzenleme, yaşama biçimleri, ahlaki değerler koyma hakları doğmaktadır. Ne zaman bu şahadet gerçek olarak kabul edilmiş olur? Ancak insanların doğrultusunda gidecekleri düzen koyma ve bağlı olacakları kanunlar koyma hakkının Allah’a ait olduğunu kabul ettikten ve yalnız bu ilahi düzenin hayatta gerçekleşmesi için çalıştıktan sonra bu şahadet gerçekten kabul edilmiş ve pratik bir değer kazanmış olur.
Her hangi bir kişi, bir toplum için düzen koyma hakkının kendisine ait olduğunu iddia ediyorsa o insan, kendini toplumun ilahi sayıyor demektir. Çünkü uluhiyetin en büyük özelliklerinin kendisine ait olduğunu söylemektedir. Kim de o kişinin iddiasını haklı görürse onu ilah kabul etmiş olur. Çünkü uluhiyyetin en büyük özelliklerinin onda olduğunu söylemiş ve inanmış olur.
Muhammedin (s.a.v) Allahın Rasûlü olduğuna şahadetin yakın anlamı: Bize sunduğu düzenin Allah tarafından konulmuş ve hayatımızı düzenleyecek ilahi bir düzen olduğunu doğrulamak demektir. Buna göre, yalnız bu düzenin hayatımıza egemen olması için çalışmak zorundayız.
Sonra iddia ettiğimiz müslümanlık sıfatlarına sahip olabilmemiz için o ilahi nizamın uygulanması uğrunda çalışmaya mecburuz. Bu da ancak Allahın tek olduğuna ve Muhammedin Onun Rasûlü olduğuna şahadetle olur. Ancak bu şahadet de uluhiyetin ve yaşama düzeni koyma hakkının Allaha ait olduğunu kabul ettikten ve Muhammedin (s.a.v) bize tebliğ ettiği Allah tarafından indirilmiş ilahi nizamı gerçekleştirmek için çalıştıktan sonra doğruluk ve değer kazanır.
Bu düzeni, yapısıyla ilgli bir çok nedenlerden dolayı gerçekleştirmek zorundayız. İnsanın değerini yücelten, mutlak özgürlüğünü kazandıran ve köleliğin her türlüsünden kurtaran yalnız bu düzendir. Öyle ki, kulluğun yalnızca Allaha kulluğun sınırı içinde mutlak, kapsamlı ve geniş, mükemmel bir özgürlüğe kavuşturur. Günümüzde -islam dışında- hiçbir düzen bunu gerçekleştirememiştir.
Çünkü bu düzen -kökeni ilahi olduğundan- uluhiyyetin yalnız Allah’a ait olduğunu ve -bundan doğan insan hayatını düzenleyecek kurallar koyma hakkının ve egemenliğin Allah a aitliğini benimsemekle yalnız Allah ın insanlar üzerinde tek ilah ve hakim olacağını ilan etmiş olur. Yine ilahi kökenli oluşu nedeniyle insanlardan hiçbirine -kesinlikle- diğerleri üzerinde egemenlik kurma yetkisi vermemesi ve bazı insanların diğerlerine efendi olmasını, buna karşı bazılarının da başkalarına kulluk yapmasını istemesi yollarıyla insanları birbirlerine ilah veya kul olmaktan kurtarmıştır. İşte bu ilahi düzen, bu eşsiz özellikleri ile diğer bütün düzenlerden ayrılır. Bunları söz ve iddia planında bırakmayıp gerçekleştirerek, hayatın içine sokarak, hayatı etkileyerek belgelemiştir. İşte bundan dolayı tüm peygamberlerin davası, uluhiyyetin yalnız Allaha ait olduğunu ve uluhiyyetin hiçbir özelliğinin diğer yaratılmışlara hiçbir zaman verilemiyeceğini kesinlikle bildirmek olmuştur.
Allahın kulları için yaşama düzeni koymaya kalkışan bu yetkiyi kendilerinde gören, böylece kendilerini ilahlaştıran insanların davalarını bütün peygamberler reddetmişler ve bu insanlara uyanların Allahın uluhiyyetine inanmadıklarını söylemişlerdir.
Allah, Kuranda Yahudi ve Hıristiyanlar için şunları söylemiştir:
Onlar Allahı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryemoğlu Mesihi rabler olarak kabul ettiler. Oysa tek ilahdan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı.Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. (Tevbe:9/31)
Oysa onlar -klasik anlamda- din adamlarına, papazlarına tapmıyorlardı. Fakat Allaha ait olan kanun koyma ve yaşama biçimini belirleme hakkını bilgin ve papazlarına tanıdıkları için Allah onları, kendilerine Allah’dan başkasını rab edinmiş, saymıştır. Onlar böylece tevhid in dışında çıkmış ve müşrik olmuşlardır.
İmam Ahmed, Tirmizi ve İbn-Cerir çeşitli yollardan Hatemoğlu Adiyy’den şu rivayeti nakletmişlerdir.
Cahiliyye döneminde Hiristiyanlığı din olarak kabul etmiş olan Adiyye peygamberin daveti erişince kendisi Şama göç etmiş; kızkardeşi ile kavminden peygamberin daveti erişince Şama göç etmiş; kızkardeşi ile kavminden bir grup da müslümanlara esir düşmüşlerdi. Fakat Rasûlullah (s.a.v), kızkardeşine bazı hediyeler vererek serbest bırakmıştı. Kız, Şamda bulunan kardeşinin yanına gitmiş, onu İslama ve medinede yerleşen Rasûlullah'a (s.a.v) gitmeye davet etmişti.
Adiyy Medineye geldiğinde -Adiyy, kavminin başkanı idi. Babası da cömertlik ve mertlikle şöhret yapmış olan Elfai idi- Medine halkı arasında bir hayli kızanlar oldu. Adiyy peygamberimizin yanına girdiğinde boynunda gümüşten yapılmış bir haç vardı. Peygamberimiz yukarıdaki (Tevbe 31) ayeti okuyordu. Adiyy bu ayeti işitince. Hayır, onlar bilginlerine tapmıyorlardı dedi. Rasûlullah (s.a.v): Evet, onlar yani bilginler ve papazlar) kavimlerine helalı haram, haramı da helal yaptılar ve kavimleri de bunu kabul edip onlara uydular. Böylece onlara ibadet etmiş oldular buyurdu.
Hadis bilginlerinden Essudi diyor ki:
Yahudi ve Hiristiyanlar, helalı ve haramı bilmek ve birbirinden ayırmak için Allahın kitabını arkalarına atıp insanlara başvurduklarından Allah onlar hakkında Tevbe suresinin 31. ayetini indirdi. Yani, Allah bir şeyi haram kılarsa, o, kesinlikle haram, helal kılarsa da kesinlikle helal olur. Yalnız Onun hükümleri uygulanır ve yalnız o nun buyrukları yerine
getirilir
İslam, egemenliğin ve yaşama biçimi koyma hakkının yalnız Allaha ait olduğunu duyurmakla ibadet ve kulluğun yalnız Allaha ait olacağını, böylece insanların insanlara tapmaktan kurtularak özgürleşeceklerini bildirmiştir. Bunun için biz, yalnız bu düzeni gerçekleştirmek zorundayız.
Bu düzenin bizim tarafımızdan gerçekleştirilmesini zorunlu kılan nedenlerden biri de bu düzenin, kişisel hırs, zaaf ve kişisel çıkarları düşünme gibi durumlardan uzak oluşudur. İnsanların koyduğu düzenlerde, insan kişisel çıkarını düşünmekten vazgeçemez ve çıkarını kanun koyma yoluyla sağlamaya çalışır. Bu düzenlerde, kanun koyucu, kişisel çıkarlarına, ailesine, sınıfına, ırkına ve soyuna faydalı kanunlar koyar. Ama ilahi düzende bunlar söz konusu olamaz. Çünkü bu düzeni koyan bizzat Allahdır. Ve o, bütün alemlerin Rabbıdır. O, bu düzeni koyarken ne kendisinin, ne de bir sınıfın, milletin veya cinsin çıkarlarını kaale almaz, ön görmez.
Kanun koyucu, ister bir kişi, isterse bir aile, sınıf millet, yada bir cins olsun, hiçbir şekilde hırstan, kanun koyma yoluyla çıkarlarını gerçekleştirme isteğinden uzak olamaz. Ama ne zaman ki insan hayatında ilahi düzen egemen olursa bu nitelikler kalkar, kapsamlı, gerçek, mükemmel bir adalet gerçekleşmiş olur. Bu adaleti, bundan başka bir düzen bu şekilde gerçekleştiremez. Çünkü İslamın dışındaki hiçbir düzen, kişisel, insani hırs, zaaf ve kişisel çıkarları herhangi bir yolla sağlama gibi durumlardan kurtulmuş değildir.
İşte İslam - Seyyid Kutub
DEMOKRASİ DİNDİR
Demokrasi hayat, insan ve varlık konusunda özel bir düşünceye sahip olan bir dindir ve devleti dinden ayıran laik düşünceyi sabit kılan nizamdır. Demokrasi dinine göre Allah Teala için yapılacak ibadet ancak mescidler, kiliseler, zaviyeler ve mabedlere hastır. Fakat hayatın özel veya genel meseleleriyle ilgili konular demokrasi dinine hastır. Yani, demokrasi dininde yönetici olan kimsenin Allah Teala'ya ait olan yetkileri kendisinde bulundurma yetkisi vardır. Fakat, Allah azze ve celle'nin hakkı olan konularla ilgili kanun yapma yetkisi yoktur. Zira böyle yaparsa dini siyasete alet etmiş olma ithamına maruz kalır ve kökten dinci ya da bölücü terörist ithamı ile karşılaşır. Allah Teala şöyle buyuruyor:
Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a bir hisse ayırmakta ve kendilerince: 'Bu Allah'a ait, şu da ortaklarımıza ait' demektedirler. Ortakları için olan hisse Allah'a ulaşmamakta, fakat Allah'a ayrılan hisse ortaklarına ulaşmaktadır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!' (En'am 6/136)
Demokrasi dinine göre, halk kendi kendine hükmeder. Yani, kanun koyan ve kendisine itaat edilen Allah (c.c.) değil, insandır.
Demokrasi dinine göre, Allah'ın dinine zıt olsa da, onunla alay edilse de, beşeri kanunlara muhalefet etmediği müddetçe inanç hürriyet vardır. Dileyen dilediği fuhuşu yapar, zina eder, livata yapar vs. Zira demokrasi dini için mukaddes hiçbir değer yoktur. Buna rağmen, bu din itiraz edilemeyen, hesab sorulamayan üstünlükte görülür.
Demokrasi dini, batıl ve İslam'a zıt olsa bile, çoğunluğun görüşü mukaddes ve geçerlidir. Demokrasi dininde yöneticinin seçimi konusunda, en basit ve cahil insanla, en takvalı ve alim insanlar eşit tutulur.
Demokrasi dininde, akidesi ve fikri ne olursa olsun, İslam'a aykırı olsa bile, siyasi partilerin ve değişik grupların oluşumu serbesttir. Buna göre demokrasi dininde, kendisine ibadet ve itaat edilen ilah, insanın heva ve hevesidir. İşte bu sapık olan demokrasi fikrinin sahipleri, bu yeni din demokrasiye inanırlar ve düşmanlıkları, dostlukları, savaşları sadece bu din için yaparlar. Bu dine giren kimseyi kendilerine dost edinir, ona yardımcı olurlar. Bu dine girmeyen kimseye ise düşman olup, ona savaş açarlar.
Demokrasi bir tağuttur ve Allah'tan (cc) başka ibadet edilen tağutların temelini oluşturur. Buna rağmen insanlar bu dine girmede hiç çekinmez ve tereddüt etmezler. Ona muhakeme olurlar ve onu hiç çekinmeden överler. Şöyle şaşırtıcı bir durum vardır: Kendilerinin müslüman olduklarını iddia eden kimseler yahudilik ve hıristiyanlık dinine girmekten çekinirler. Buna rağmen demokrat, komünist, sosyalist veya laik bir partinin dinine girmekten hiç çekinmezler. Oysa nasıl hıristiyanlık ve yahudilik birer din ise, demokrasi, komünizm, sosyalizm, laisizm de aynı şekilde birer dindir. Bu dinlerin hepsi batıldır. Aralarında tek fark; yahudilik ve hıristiyanlığın semavi asıllı oluşu, demokrasi, komünizm, sosyalizm ve laisizm semavi değil, heva ve hevesin ürünü oluşudur.
İNKÂRCI İDEOLOJİ VE HAREKETLERE, CÂHİLÎ PARTİLERE ÜYE OLMANIN HÜKMÜ
1. Küfrün ideolojilerinden olan komünizm, laiklik ve kapitalizm gibi inkârcı ideolojilere üye olmak, İslâm dîninden dönmektir. Bu ideolojilere üye olan kimse, müslüman olduğunu iddiâ ederse bile kâfirdir, zira bu dinden çıkaran nifaktır. Çünkü münâfıklar, içten kâfir olmalarına rağmen dış görünüşleriyle İslâm'a bağlı olduklarını söylerler.
Nitekim Allah Teâlâ münâfıklar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"(Münâfıklar) îmân edenlerle karşılaştıklarında: 'Biz de (sizin gibi) îmân ettik' derler. Şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: 'Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay edicileriz!' derler."[1]
Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır:
"(Ey mü'minler!) Onlar (münâfıklar) sizi gözetlerler de eğer size Allah’tan bir fetih gelse: 'Biz sizinle beraber değil miydik?' derler. Kâfirlerin nasibi olursa da: 'Biz size galip gelemez miydik? Sizi mü’minlerden biz korumadık mı?' derler. Artık Allah kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir. Doğrusu Allah, mü’minler aleyhine kâfirlere asla bir yol vermeyecektir."[2]
Bu hilekâr ve düzenbaz münâfıklardan her birinin iki yüzü vardır:
Mü'minlerle karşılaştığında bir yüzü, inkârcı kardeşlerine döndüğünde başka bir yüzü vardır. Yine bu münâfıklardan her birinin iki dili vardır: Birisi; müslümanlar dış görünüşüyle onu kabul ederler. Diğeri ise onun içinde gizli olan sırrı açıklar.
Nitekim Allah Teâlâ onların halini şöyle açıklamaktadır:
"(Münâfıklar) îmân edenlerle karşılaştıklarında: 'Biz de (sizin gibi) îmân ettik' derler. Şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: 'Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay edicileriz!' derler."[3]
Münâfıklar, Kur'an ve sünnete bağlı müslümanlarla alay edip onları hakîr görerek Kur'an ve sünnetten yüz çevirmiş, -güyâ- kendi yanlarındaki kesilmeyen ilmin çokluğuyla böbürlenerek şer ve kibirlerinden dolayı Kur'an ve sünnetin hükmüne boyun eğmeyi kabul etmemişlerdir. Onları -vahyin de açıkça belirttiği gibi-, alay etmekte kesinlikle kararlı olduklarını görürsün.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Allah da onlarla alay eder ve azgınlıkları içerisinde bocalar bir halde onlara süre verir."[4]
Oysa Allah Teâlâ mü'minlere katılmayı, onlarla birleşmeyi ve onlara mensup olmayı emretmektedir. Bu konuda, İbn-i Kayyim'in-Allah ona rahmet etsin- "Münâfıkların Sıfatları" adlı risâlesinin 19. sayfasına bakabilirsiniz.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Ey îmân edenler! (O'na karşı gelmeyi terkederek) Allah'tan korkun ve (yemîn, söz ve her işinde doğru olan) sâdıklarla birlikte olun."[5]
Bu inkârcı ideoloji ve hareketler, birbirleri ile çatışan ideoloji ve hareketlerdir. Çünkü bunlar, bâtıl üzere kurulmuşlardır. Örneğin komünizm, yaratıcı olan Allah Teâlâ'nın varlığını inkâr etmekte ve bütün semâvî dînlere savaş açmaktadır. Hangi akıl sahibi, inançsız yaşamaya ve herkes tarafından çok iyi bilinen şeyleri inkâr ederek aklını yok saymaya râzı olur?
Laiklik, bütün dînleri inkâr etmekte, bu dünya hayatında hayvan gibi yaşamaktan başka bir şeyi olmayan, onu yönlendiren ve herhangi bir gâyesi olmayan maddî şeylere dayanmaktadır.
Kapitalizmin ise tek gâyesi; helal ve haram olduğuna bakmaksızın, fakir ve düşkünlere iyilikte bulunmaksızın ve onlara şefkat göstermeksizin hangi yoldan olursa olsun, mal biriktirmektir. Kapitalizm ekonomisinin temeli, Allah ve Rasûlüne savaş açmak, devletleri ve fertleri yıkmak, fakir toplumların kanlarını emmek olan fâiz üzerine kurulmuştur.
Kalbinde zerre kadar îmân olan kimseyi bir tarafa bırakın, hayatını dîn, akıl ve doğru bir gâyeden yoksun olarak yaşamayı kendine hedef olarak seçen ve bu uğurda mücâdele eden, bu ideoloji ve hareketler üzere yaşamaya hangi akıl sahibi râzı olur? Müslüman görünen ülkelerin çoğunda gerçek İslâm kaybolup insanlar kendi öz benliklerini kaybetmiş bir halde yetişerek başkalarının himâyesi altında yaşamaya başlayınca, ancak o zaman bu bâtıl ideoloji ve hareketler onlara üstün gelmiştir.
2. Milliyetçi ve ırkçı câhilî partilere üye olmak, yine küfür ve İslâm'dan dönmektir. Çünkü İslâm, câhiliyet döneminin taassup ve şovenizmini şiddetle reddetmektedir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar! Gerçekten biz, sizi bir erkek (Âdem) ve bir dişiden (Havvâ'dan) yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi (birçok) halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz ki Allah katında sizin en üstün olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır (takvaca en ileride olanınızdır). Şüphesiz ki Allah, (takvâ sahiplerini) hakkıyla bilendir, (onlardan) haberdâr olandır."[6]
Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- de bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"İnsanları ırkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık adına savaşan bizden değildir. Irkçılık dâvâsı üzere ölen bizden değildir."[7]
Müslim'in rivâyet ettiği hadis ise şöyledir: Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:
"Kim itaatten çıkar ve müslümanlardan ayrılırsa, câhiliye ölümü üzerine ölmüş olur. Kim, kör bir dâvâ uğruna kavmi için hiddetlenir veya kavmiyetçiliğe çağırır veyahut da akrabalarına yardım etmeye çağırırken öldürülürse, câhiliye ölümü üzerine ölmüş olur. Kim ümmetime isyan eder, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmeden, mü'min olanına dikkat etmeden ve ahid (emân) verilen muâhidi vefâ göstermeden vurup öldürürse, o benden değildir, ben de ondan değilim."
Başka bir hadiste şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki Allah, câhiliyet döneminin kibir ve büyüklenmesini, atalarla iftihar edilmesini sizden gidermiş ve üzerinizden kaldırmıştır. İnsanlar iki türlüdür: Ya dîndâr ve takvâlıdır ya da (ya kâfir ya da) günahkârdır. Bütün insanlar, Âdem-aleyhisselâm-'ın evlâtlarıdır. Âdem-aleyhisselâm- ise topraktan yaratılmıştır. Arabın, Acem'e (Arap olmayana) takvâdan başka hiçbir üstünlüğü yoktur."[8]
Bu partizanlıklar, müslümanları bölmektedir. Oysa Allah Teâlâ, toplanıp biraraya gelmeyi, iyilik ve takvâda yardımlaşmayı emretmekte ve parçalanıp ayrılığa düşmeyi yasaklamaktadır.
Nitekim bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an ve sünnete) sarılın ve ayrılığa düşmeyin! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini de hatırlayın. (Ey mü'minler!) Hani siz (İslâm'dan önce birbirinize) düşmanlar iken, Allah kalplerinizin arasını birleştirdi de O’nun lütfuyla kardeşler oldunuz."[9]
Şüphesiz ki Allah Teâlâ, bizden tek bir grup ve hizip olmamızı istemektedir ki o da kurtuluşa eren Allah Teâlâ'nın dostlarıdır.
"Avrupa, siyâsî ve kültürel yönden İslâm dünyasını ele geçirdikten sonra, İslâm dünyası milliyetçilik, ırkçılık ve yurtseverlik gibi akımlara boyun eğmiş ve bunlara bilimsel, doğruluğu kabul edilen ve kaçınılmaz bir gerçek dâvâ gibi inanmaya başlamıştır. İslâm dünyasının toplulukları da İslâm'ın öldürdüğü bu ırkçılıkları yeniden yaşatmak için hayret edilecek bir şekilde atağa geçmiş, bu ırkçılıkları terennüm etmeye, onların sloganlarını yaşatmaya ve İslâm'dan önceki dönemleri ile iftihar etmeye başlamıştır ki İslâm, bu döneme ısrarla câhiliyet adını vermiştir.
Allah Teâlâ müslümanlara, bu câhiliyet karanlığından çıkmayı lütfedip onları bu nimete (câhiliyet karanlığından İslâm nûruna çıkma nimetine) şükretmeye teşvik etmiştir. Mü'minin, zamanı geçen veya geçmeye yakın olan câhiliyeti hatırlamak istememesi, ondan nefret etmesi, onu çirkin görmesi, ondan hoşnut olmaması ve ondan ürpermesi doğaldır. Bir mahkum, serbest bırakıldığında tutuklandığı, işkence gördüğü ve aşağılandığı günleri hatırladığında tüyleri ürperiyorsa, o günleri hatırlamak ister mi? Yine, şiddetli ve uzun süren bir hastalığa yakalanıp ölümle burun buruna gelen bir kimse, hastalık günlerini hatırladığında hali kötüleşip rengi değişiyorsa, hastalıktan iyileştikten sonra hastalandığı o günleri hatırlamak ister mi?"[10]
Bilinmesi gerekir ki bu partizanlıkların, Allah Teâlâ'nın şeriatından yüz çeviren ve O'nun dînine kötülük edenlere, Allah Teâlâ'nın gönderdiği bir azaptır.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"(Ey Muhammed!) De ki:O, size üstünüzden (taş yağdırmak gibi) ya da ayaklarınızın altından (deprem veya yerin dibine geçirmek gibi) azap göndermeye ya da sizi birbirinize düşürüp kiminizin kiminizi öldürmesine ve kiminizin kiminize hıncını tattırmasına gücü yeter. (Ey Muhammed!) Bak! İyice anlamaları için âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!"[11]
Peygamber(sallallahu aleyhi ve sellem) de bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Ey Muhâcirler topluluğu! Beş şey vardır, onlarla imtihan olduğunuz zaman (o toplumda hiçbir hayır kalmamış demektir.) Siz hayatta iken onların ortaya çıkmasından Allah'a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)
l. Zina: Bir toplumda zina ortaya çıkar ve açıktan işlenecek bir hale gelirse, o toplumda mutlaka vebâ ve onlardan önce gelmiş-geçmiş hiçbir millette görülmeyen hastalıklar yayılır.
2. Ölçü ve tartıda hile: Bir toplum, ölçü ve tartıyı eksik yaparsa, o toplum mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın (yöneticinin) zulmüne uğrar.
3. Zekat vermemek: Bir toplum, mallarının zekâtını vermezse, mutlaka gökten yağmur kesilir. Şayet hayvanlar da olmasaydı, tek damla yağmur bile yağmazdı.
4. Ahdin bozulması: Bir toplum, Allah ve Rasülünün ahdini bozarsa, (düşmanla yaptığı anlaşmayı ihlal ederse) Allah Teâlâ, kendilerinden olmayan bir düşmanı o topluma musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.
5. Allah'ın kitabı Kur'an ile hükmetmeyi terketmek: Bir toplumun imamları (yöneticileri), Allah'ın kitabı Kur'an ile hükmetmeyi terkedip Allah'ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah Teâlâ onları kendi aralarında savaştırır (onları birbirine düşürür)."[12]
Bu partizanlıklar için bağnaz davranmak, -yahûdilerin yaptıkları gibi- başkalarında olan hakkı reddetmeye sebep olur.
Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Onlara (yahûdilere): Allah’ın indirdiğine (Kur'an'a) îmân edin, denildiğinde (onlar:) Biz (sadece) biz(im peygamberlerimiz)e indirilenlere îmân ederiz, derler. (Allah'ın) ondan sonra indirdiğini ise, onlarla beraber tasdik edici olanı hak olduğu halde inkar ederler. (Kendilerine indirilen kitaplara gerçekten îmân etselerdi, o kitapları tasdik edici olan Kur'an'a îmân ederlerdi. Ey Muhammed! Onlara) De ki: Eğer siz, (Allah'ın size indirdiğine) îmân ediyorsanız, daha önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürdünüz?"[13]
Yine, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hak olarak getirdiği şeyi, atalarını üzerinde buldukları şeye bağnazlıkları sebebiyle reddeden câhiliyet dönemi insanları da böyle yapmışlardır.
Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiğinde (onlar, kendilerinden önceki müşrikleri taklit etmekte ısrar ederek şöyle dediler: Biz sizin dîninize uymayız.) Bilakis biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız! derler. Onlar, (Allah hakkında) hiçbir şey akıl etmeyen ve doğru yolu idrâk edemeyen atalarına mı uyuyorlar?"[14]
Bu partizancılar, Allah Teâlânın insanlığa lütfettiği İslâm nimetinin yerine bu partizanlıkları geçirmek istemektedirler.
_______________________________________
[1] Bakara Sûresi: 14
[2] Nisâ Sûresi: 141
[3] Bakara Sûresi: 14
[4] Bakara Sûresi: 15
[5] Tevbe Sûresi: 119
[6] Hucurât Sûresi: 13
[7] Ebû Dâvûd.
[8] Tirmizî ve başkası rivâyet etmiştir.
[9] Âl-i İmrân Sûresi: 103
[10] Ebul-Hasen en-Nedevî'nin "Riddetun ve Lâ Ebâ Bekr'in Lehâ" adlı risâlesinden alınmıştır.
[11] En'âm Sûresi: 65
[12] İbn-i Mâce rivâyet etmiş, Elbânî de 'hadis, hasendir' demiştir.
[13] Bakara Sûresi: 91
[14] Bakara Sûresi: 170
İMANIN ŞARTLARI
İmanın altı şartı vardır. Bunlar; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Rasullerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmektir. Bu şartlar imanın temelleridir. Allah (c.c) Rasulleri ve kitapları, bu temelleri insanlara anlatmaları için göndermiştir. Kim bunlardan herhangi birini inkar ederse imandan çıkar ve kafirlerden olur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Rasul ve inananlar, ona Rabbinden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Rasullerine inandı. "Rasulleri arasında hiçbirini ayırt etmeyiz. İşittik, itaat ettik. Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sana' dır." dediler." (Bakara: 285)
"Ey inananlar! Allah'a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin (inanmakta sebat gösterin.) Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Rasullerini ve ahiret gününü inkar ederse şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." (Nisa: 136)
"Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan Allah'a, ahiret gününe, meleklerine, kitaba ve Rasullerine inanmaktır." (Bakara: 177)
Allah'ın Rasulü (s.a.v) de, meşhur Cibril (a.s) hadisinde imanın ne olduğu kendisine sorulduğu zaman şöyle demiştir: "İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Rasullerine, ahiret gününe, kaderin, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır." (Buhari, Müslim)
Allah'a iman akide ile ilgili bütün meselelerin başında gelir. İmanın diğer şartlarına olan inancın sıhhati Allah'a olan imanın sıhhatine bağlıdır. Allah'a iman eden kişi, eğer inancında samimi ise O'nun meleklerine, kitaplarına, elçilerine, kıyamet gününde huzurunda hesap vereceğine, hayır ve şerrin O'nun takdiriyle meydana geldiğine inanacaktır. Çünkü Allah'a iman bunları zorunlu kılar. Kitabı gönderene inanmadan kitaba inanmak, zerre miktarı dahi olsa yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verecek olan zata inanmadan ahiret gününe inanmak mümkün değildir. Bir insanın müslüman sayılabilmesi için Allah'a şu şekilde inanması gerekir:
Allah vardır ve kemal sıfatlara sahiptir. O'nun varlığı ve sıfatları hiçbir mahlukunkine benzemez. O tektir. Fakat bu teklik sadece sayı yönüyle değil, eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmaması yönüyle tekliktir. O'nun tekliği sıfatlarındaki, uluhiyyetindeki ve rububiyyetindeki tekliktir. Yani; tüm mahlukatın yegane yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi, terbiye edicisi O olduğu gibi, yarattıkları üzerinde tasarruf hakkına sahip olan, onların yaşamlarını düzenleyici emir ve yasakları bildiren yegane teşri (kanun koyma) mercii, göklerde ve yerde kanunlarına tabi olunup, hükmüne teslimiyet gösterilmeye layık yegane varlık yine O'dur. İbadet ve itaat yalnız O'nun hakkıdır. Bunun aksi bir hal yani, Rabbi Zü'l Celal'in uluhiyyeti ve rububiyyeti ile ilgili herhangi bir sıfatın herhangi bir mahluka verilmesi, yalnız O'nun hakkı olan ibadet ve itaatin yaratılmışlardan birisine, aynen Allah'a yapıldığı gibi yapılması Allah'a imanı geçersiz kılan ve sahibine müşrik sıfatını kazandıran amellerdir. Yegane rızık verici Allah olmasına rağmen, bir yaratılmıştan rızık beklemek, her şeyi hakkıyla bilen ve gören "O" olmasına rağmen, bu sıfatları bir yaratığa vermek, yegane kanun koyma hakkı O'na ait olmasına rağmen kişi ya da kişilerce vazedilmiş beşeri kanunları kabul etmek; adaleti sadece Allah'tan beklemenin gerek--liliğine rağmen, özü zulme ve beşeri ihtiraslara dayalı sistemlere muhakeme olmak ya da bunu istemek ve böylelikle Allah'ın reddettiği zalimlerden adalet beklemek Allah'a imanı bozcu amellere bazı örneklerdir. Allah'a iman ancak bu tür şirklerden uzak olarak yerine getirilen imandır. Yoksa, Allah’ın varlığına inanıldığı halde yalnız O'nun hakkı olan ibadet, itaat ve teşri (kanun koyma)nın şu veya bu şekilde, şu veya bu yaratığa verilmesine, uluhiyyetinde ve rububiyyetinde Allah'a şu veya bu şekilde ortak koşulmasına elbette "Allah'a iman" denemez.
İman Şartları ve Onu Bozan Şeyler - Seyfuddin el Muvahhid
Vahdedi Vücud Felsefesine Reddiye
Onlar, şeytanın dostları oldukları için, her sözleri şeytani vasıflar taşımaktadır.
Hemen hepsi, Hakikat kapısı diye bir tekerlemeden bahsedip duruyorlar. Onlara göre, bu alem hayal alemiymiş! Demek ki, onların gerçek diye üzerinde durdukları şey, hayalden başka bir şey değilmiş. Bunu iyi anlıyorsun değil mi?
Zaten şeytanın görevi gerçekleri insanoğluna olduğundan başka türlü göstermektir.
Yüce Allah kadim kitabında buyurmaktadır:
Her kim Rahman olan Allah'ı zikredişi görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı arkadaş ederiz; artık o onun yanından hiç ayrılmaz ve sürekli bir biçimde kötülükleri telkin eden bir arkadaş olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet zikrimize karşı körlük edip yoldan çıkan o adam, bize geldiği zaman, kötü arkadaşına der ki: “Keşke seninle benim aramda iki cihetin sonu (doğu ve batı kadar uzak) kadar uzaklık bulunsaydı ve de seni hiç görmese idim meğer ne kötü bir arkadaşmışsın sen! (Zuhruf: 36-38)
"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Kim Allah a ortak koşarsa derin bir sapıklığa sapmış olur.
Onlar (müşrikler) nu bırakıp sadece birtakım dişileri çağırıyorlar. Aslında inatçı şeytanı çağırmaktadırlar.
Allah onu (şeytanı) lanetledi. O da Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim dedi.
Onları mutlaka saptıracağım. Muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım. Kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah ın yarattıklarını değiştirecekler. (Dedi) Kim Allah ı bırakıp da, şeytanı veli edinir, dost tutarsa elbette apaçık hüsrana düşmüştür.
(Şeytan) onlara söz verir, onları ümitlendirir. Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir (Nisa: 116-120)
İş bitirildikten sonra şeytan onlara şöyle dedi: Allah size gerçek vaad etti; ben size vaad ettim, ben sözümden caydım! Benim, sizi küfre zorlayacak bir gücüm yoktu. Yapmış olduğum iş sizi sadece isyana davet ve teşvik etmek oldu, siz de benim davetime gönüllü koştunuz. O halde kendinizi bırakıp da beni yermeyin! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni! Ben önceden zaten beni Allah 'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim! Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır (İbrahim: 22)
Sahih bir hadisde Allah'ın Resulü; Cebrail'i, melekleri bir saf halinde toplarken gördüğünü, şeytanların müminleri teyid için gönderilen melekleri görünce onlardan kaçtıkları; Yüce Allah'ın, mümin kullarını melekleriyle teyid ve takviye ettiğini rivayet etmiştir.
Bu konuda Yüce Allah da, kitabında şöyle buyurmaktadır:
Hani Rabbin meleklere vahyetmişti: Ben sizinle beraberim, müminleri takviye edin (Enfal: 12)
Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini anın! Üzerinize ordular gelmişti de, biz onların üzerine rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik . (Ahzab: 9)
Resul mağarada bulunduğu zaman, arkadaşına: Kederlenme, Allah bizimle beraberdir” dediği zaman, Allah ona yardım etmiş, onu sizin görmediğiniz ordularla korumuş yardım etmişti. (Tevbe: 40)
Şeytani vasıflar içinde bulunan bu adamlara, cin ve insanlardan, insan şeklinde bir takım ruhlar gelir ve onlarla konuşur. Onlar da bunları melek taifesinden sanar. Tıpkı, yıldızlara ve putlara tapan insanlara hitap eden ruhlar gibi.
Müslümanlar arasından ilk defa çıkan bu tip adamların başında ki Ebu Ubeyd oğlu Muhtar'dır. Bu adamın geleceğini
Allah'ın resulü haber vermiştir.Müslim'de rivayet edilmiştir:
Yakında Sakifoğulları içinden müthiş bir yalancı ile, helak edici bir adam çıkacaktır.
Bu müthiş yalancı Ebu Ubeyd oğlu Muhtar'dı. Helak edici ise, Yusuf oğlu Haccac'ı Zalim'dir.
Ashabdan İbni Ömer ve İbni Abbas'a:
Bu Muhtar kendisine vahiy indiğini söylüyor&# diye haber verildiğinde, onlar; Doğrudur diye karşıladılar haberi.
Ve Yüce Allah'ın şu ayetini zikrettiler:
Şeytanların kime indiğini haber vereyim mi? Onlar, günah işlemeye hazır iftiracıların hepsine iner ; (Şuara: 221)
Muhtar'ın çılgın iddiaları kendisine ulaştırılan bir başka zat da, şu ayeti zikretmiştir:
;Üzerine Allah ;ın ismi zikredilmeyen (hayvan) leri yemeyin! Bu, kesinlikle bir fısktır. Ve muhakkak ki şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vahyederler. Şayet onlara itaat ederseniz muhakkak siz de müşriklersiniz (En'am: 121)
Bu sapık düşünceye sahip öncülerden, yazdığı kitabı kendisine indirdiğini söylediği ruh, işte bu ayetlerdeki şeytani ruhlardandır. Onun içindir ki, o, bazı belli yiyecek ve yalnız kimsenin olmadığı yerlerde tek başına yaşamaktan bahseder. Bu yalnızlıklar (İnzivaya çekiliş) cin ve şeytanlar ile münasebete geçmenin yollarından biridir. Onlarsa bu rabıtayı evliyanın Rabbi ile rabıtası olarak kabul eder ve millete de bunu telkin ederler. Halbuki ise bu rabıta sadece şeytanla yapılan bir rabıtadan başka bir şey değildir. Ben kendisini bu hale kaptırmış nicelerini tanırım. Bunlardan bazılarını şeytanlar havalarda taşır, bir yerlere götürür sonra getirir. Bazılarına şeytanlar çalınmış mallar getirir ve onlar da bu çalınmış malların sahiplerini bilir kendilerine iade eder. Bu şekilde dünyalıklarını da temin etmiş olurlar. Bunlara benzer bir takım şeylerin içinde bulunurlar bahsini ettiğimiz adamlar.Bunların hali şeytanı vasıf taşıdığından, Resul ve nebilerle tezat halindedirler.
Cüneyd-i-Bağdadi (Allah, kendi yanında onun kadrini daha da yüceltsin) İslam dininin önderliğini yapmış imamlardandı.
Kendisine ;tevhid nedir diye sorulduğunda; ;Hadis olanla kadim olanı birbirinden ayırmaktır diye cevaplamıştır. Büyük imam Cüneyd bu cevabıyla yaratanla yaratılanın, sonradan olma ile kadim olanın arasını kesin ayırmış, gerçek tevhidi dile getirmiştir.
Bu sapık düşünce sahipleri ise böyle bir tevhidi inkar eder. Hayali ve şeytani bir hitabında der ki:
Ey Cüneyd! Kadim olanla, muhdes olanın arasını, ancak kadim ve muhdes olmayan biri ayırd eder. Onun için Cüneyd; “Tevhid, Kadim olanla, muhdes olanın arasının ayrılmasıdır ; demekle, hata işlemiştir
Bu vahdeti vucudculara göre, Cüneyd, hata işlemiştir. Çünkü, vahdeti vucudculara göre; muhdes olanla kadim olanın vücudu aynıdır.
Nitekim o, sapıklar kaleme aldıkalrı kitablarında şöyle söylemektedir:
Allah'ın isimlerinden biri El-Aliyy (Yani, yüce) dir. Vücud aleminde O'ndan başkasının vücudu olmadığına göre, kime yücelik etmektedir? Yahut da, O, kimden ve neden yücedir? Bu, Ne veya kim? dediğimiz, O'ndan başkası değildir ki...
Demek, O'nun yüceliği ancak kendisi içindir ve O, mevcudun aynıdır. Böyle olunca, muhdes, yani, sonradan olan ve eşya diye isimlendirdiğimiz şeyler de, kendi zatı için yücedir. Bu alemde sonradan var olan her şey, yine O'dur. O, batın olduğu gibi, zahirin de ta kendisidir. Bu varlık aleminde, O'nu gören, O'ndan başkası değildir. Varlıkta konuşan da O'ndan başkası değildir. Bu varlık aleminde, insan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur.
Şimdi, Cüneyd gibi İslam dininin büyüklerinden birini, tevhid anlayışında hatalı bulan bu Vahded-i-Vücutçuya deriz ki:
İlim ve sözle, iki şeyin arasını temyiz edip ayıran bir kimsenin, bu iki şeyden ayrı olan, üçüncü bir varlık araması büyük hatadır ve de şart hiç değildir. Çünkü, insanlardan her biri, kendisi ile başkasının arasını gerçekten de temyiz ederek ayırır. Halbuki ise, bu temyizle ayıran kimse, temyiz edilenle eden dışında bir üçüncü şahıs değildir. Böylece, kul kendisinin kul olduğunu bilir, fakat, kendisi ile yaratıcısının arasını ayırır. Yüce halkedici Allah da, kendi zatı ile, yarattıklarının arasını temyiz eder ve bilir ki, kendisi onların Rabbidir; onlar da O'nun kullarıdır.
Nitekim, Kur'anın bir çok ayetlerinde bu husus açıkça belirtilmiştir.
Gönülden, hiçbir ard niyet beslemeksizin Kur'an'a iman eden gerçek müminler için, her türlü ölçü Kur'andadır. Yani iddia ve inançlara hakimlik yapacak tek kaynak Kur'andır. Ama mülhitler gurubu, Tilimsani'nin iddiasını tekrarlayıp durmaktadırlar bir hakikatmış gibi...
Vahded-i Vücut inancı içinde olanların en sivrilmişi bu adamın Kendisine, yazdığı kitap okunduğu ve:
;Kur'an sizin yazdıkalrınıza muhalifdir denildiği zaman;
o,Kur'an, baştan başa şirktir, tevhid ancak bizim sözümüzdedir diye karşılık vermiştir.
Yine bu adama;
Varlık aleminde ikilik olmadığına göre, kişinin kendi karısı ona helal oluyor da, neden kız kardeşi haram oluyor ; diye sorulduğunda;
Bize göre hepsi de helaldir! Ancak kalb gözleri gerçeklere, hakikatlara kapalı olanlar böyle dediler. Biz onların bu telakkileri üzerine; Sizin üzerinize haramdır! dedik . diye cevaplamıştır.
Bu sözler tam bir küfür olmakla birlikte, ayrıca da tezatların tezadını taşımaktadır içinde. Zira, hakikatlerin perdelendiği kimdir? Perde olan kimdir? Kime perdelenmektedir ve kim perdelemektedir, neyle perdelemektedir?
Bu sözlerdeki açık tezaddan dolayı, onların şeyhlerinden biri, talebesine bir keresinde şunları söylemiştir:
Sana biri, bu alemde Allah'dan başka bir varlık vardır derse, gerçekten büyük bir yalan söylemiştir.”
Bu söze karşılık, mürid, şöyle söylemiştir:
Madem ki, bu alemde Allah'dan başkası yoktur öyleyse yalan söyleyen kim olmaktadır
Bunlardan biri, bir başka kimseye; Bu alemdeki varlıklar, Hak'kın mazharlarıdır dediği zaman. Söz söylenen kişi şunu sormuştu:
Mazhar, mezahirin aynı mıdır, yoksa başkası mıdır? Eğer, başkasıdır, derseniz bir nispet dahilinde vücudda ikiliği kabul etmiş olmuyor musunuz? Yok başkası değil de kendisi ise o zaman hiçbir fark yoktur ve böyle olunca da, yalan söylemiş olan da, Hakkın bizzat kendisi olmuyor mu?”
Biz bunların iç yüzlerini ortaya dökücü bir çok örnekleri başka başka yerlerde de yazdık. Ve onların her sözünün gerçek anlamını ve maksadını bildirdik...
Bu sapık düşüncenin önde gelenlerinden; “Ma'dum (yokluk) bir şeydir ve Hak'kın vücudu bunun üzerine feyezan (taşmak, fazla gelmek, fazlalık) etmektedir.” demektedir. Böylelikle o, vücudla sübut (apaçık ortada olan)ı, birbirinden ayrı olarak görmektedir.
Ma'dum, dışta sabit olan şeydir.” diyen Mutezile mezhebi mensupları, hak yoldan çıkmış olmakla birlikte, İbni Arabi'den çok daha hayırlı idiler. Çünkü, bunlar;
Yüce Allah, alemde varlıkları sabit olan eşya için bir vücut yaratmıştır ve bu vücud asla Yüce Allah'ın vücudundan değildir ; demişlerdir.
Yine sapıkalrın öncülerinden biri, Cenab-ı Hak'kın vücudunun,? yokluk üzerine taştığını söylüyor. Ona göre, Yüce Allah'ın vücudunun dışında bir vücud yoktur.
Bu vahdeti vucudcualrın en yakın yoldaşlarından bazıları, mutlakla muayyenin arasını ayırır. Çünkü o yoldaşları genelede, felsefeye daha çok yakındır. Onun için de Ma'dum'un, herhangi bir şey olduğunu kabul etmemiş; Cenab-ı-Hak'kı Vücud-u Mutlak” olarak, görmeyi tercih etmiştir. Bu konuyu açıklamak için de, kendileride kitaplar yazmışlardır.
Yüce Allah'ı mutlak bir vücud olarak görmek, böyle bir kabul, O'nu inkar etmekten, yok bilmekten daha şedit bir ifadedir. Çünkü, şartlı mutlak, akli biri bütündür. Onun için de, görünür ve bilinir alemde değil, zihinlerde var olur. Şartsız mutlak ise, tabii bir bütünlüktür ve olduğu gibi, var olduğu biçimde ortadadır, gözler önündedir. Mutlak'ın hariçte, görünürde bir vücudu olduğu ileri sürülürse (ki hariçte ancak muayyen olan şeyler olabilir) böyle bir halde, mutlak olanın hariçte vücudunun var olduğunu kabul edenlere göre, muayyenden, sınırlıdan bir parça (cüz) olmuş olur. Böyle olduğu taktirde, Cenab-ı-Hak'ın vücudu, ya hariçte son bulur veyahut da, yarattıklarının vücudundan bir cüz, bir parça olması lazım gelir; veya, mahlukatın vücuduyla birleşerek aynı olması lazım gelir.
Bu durumda sorarız bu densizlere:
Hiç parça, cüz, bütünü yaratabilir mi?
Bir şey kendi kendini yaratabilirmi?
Yokluk, hiçlik, her hangi bir varlığı yoktan var edebilir mi?
Yahut bir bütünün parçası, kendi bütününü meydana getirebilir mi?
Bu vahed-i-vücudçular, hulul ve ittihad kelimelerini kullanmaktan sakınırlar. Çünkü hulul diye bir mafhum kabul edilirse, o zaman, bir hulul eden, bir de hululü kabul eden olmalıdır. Yani, ikili bir hal kabul etmek lazımdır. İki vücudun varlığını kabul etmek gerekir. İttihad da aynı durumdadır. Bir birleşme varsa ortaklıkta eğer, iki şey de kendiliğinden var olacaktır tabii olarak. Bir yanda birleşen, öbür yanda birleşmeyi kabul eden olarak iki varlığın kabulünü gerektirir ittihad.
Bunlara göre ise, vücudda ikilik yoktur.. Bunlar derler ki:
“Hıristiyanlar, sadece Hz. İsa'ya Allah dedikleri için küfre girdiler. Şayet Allah'lık vasfını sadece Hz. İsa'ya has kılmasalardı da, bütün varlıklara şamil kılsalardı, kafir olmazlardı.”
Yine bu mülhidler puta tapanlar hakkında derler ki:
“Onlar, alemdeki mazharlardan sadece bir bölümüne ibadet ettikleri için küfre düştüler. Eğer alemde var olan her şeye ibadet etmiş olsalardı, hata etmemiş ve küfre girmemiş olacaklardı.”
Yine onlara göre, hakikatlara vakıf olan ariflerin puta tapmaları kendilerine bir zarar vermezmiş! Bu tip inanışlar ve hele bu inanışları ilan etmeler, sadece küfür değil, aynı zamanda büyük birer de çelişki örnekleridir.Çünkü bir tek soru çelişkilerini ortaya dökmeye yeterlidir:
Peki! Hata eden kimdir ve neye göre hata işlemiştir
Onlar daha da ileri gidip, şöyle Cenab-ı-Hak, mahlukta olan bütün noksan sıfatlarla, sıfatlanandır
Yine onlar diyorlar ki:
Mahluk, yaratanda var olan bütün yüce sıfatlarla sıfatlanandır Yine onlar, Fusus sahibinin söylediklerini kabul ederek demektedirler ki:
Zatı için Yüce olan, vücudi sıfatların ve ademi (yokluk, hiçlik) nispetlerin hepsini kapsayan bir yüceliğin, bir kemalin sahibi olandır. Bu vücudi sıfatlar ve ademi nispetler, örf, akıl ve şeriat bakımından işler kötülenmiş olsun, isterse makbul sayılmış olsun, hiç farketmez Çünkü, Allah kendi müsemması içindedir
.
Onlar bu küfür sözlerini sarfederken, bir türlü de kendilerini çelişkiden kurtaramamaktadırlar. Çünkü, hislerle de, akılla da, herkesçe bilinen bir gerçek vardır ve bu gerçek de, O'nun, o olmadığıdır.
Onlar alim gördükleri bazı kimselerin sapık sözlerini kabul ederek şöyle diyorlar:
“Bize keşif hali içindeyken, aklın kabul edemeyeceği bir takım hakikatler açıklanmıştır. Onun için, hakikata ulaşmak isteyen aklı ve şeriatı bıraksın .
Bu iddiayı yapanlardan birine şunları söylemiştim:
Herkesçe bilinen bir hakikattir ki, Resul ve nebilerin keşfi, başkalarından daha yüce ve kusursuzdur. Onun için de, Resul ve nebilerin haberini verdiği hakikatler, başkalarınınkine göre en doğru olanıdır.Resul ve nebiler, insanların kendi akıllarıyla bulamadıkları ve bulamayacakları hakikatleri o hakikatların tek sahibi Allah'dan alarak insanlara getirirler. Bu hakikatler öyle vasıfdadır ki; içinde, insan aklının “Bu da olamaz diyebileceği hiçbir şey yoktur.
Demek ki Resul ve nebiler, aklın imkansız diyeceği şeyleri değil tersine, olur diyebileceği gerçekleri getirmektedir Resul ve nebilerin, haberini verdikleri gerçeklerin akli açıklığın ve sabitliğin gerçekleriyle çelişmesi hiç mümkün değildir. Çünkü, iki delil de kesindir ve kesin olan iki delil birbiriyle çelişkiye düşmez. Deliller ister akli olsun, isterse de nakli, eşittir. Böyle olduğu halde, nasıl olur da, kalkıp bu işi, dinin ve aklın açık gerçekleriyle çalışan keşifler yaptığı iddiasında bulunabilir?
Böyle bir iddianın sahibi olan kişiler, sanmıyorum ki, bilerek yalan söylemiş olsunlar. Ancak, bunların zihinlerinde bir takım hayaller beliriyor, onlar da bu hayalleri hariçde, vücudu olan bir şey sanıyorlar. Yani, kendi hayallerine vücud izafe ediyorlar. Sonra, hariçte, bir takım haller görüyorlar ve bu gördüklerini, Allah'ın iyi kullarına nasib ettiği kerametlerden sayıyorlar. Halbuki ise, bütün bu keramet diye gördükleri şeyler, şeytanın aldatıcı oyunlarından başka bir şey değildir.
Bu adamlar, velayeti Resul ve Nebilikten daha üstün görür ve risaletin hiç ara vermeksizin devam ettiğini ileri sürerler. Bu itikad ve iddia, evvela İbni Sebi olmak üzere birçok kendine veli diyen kişiler tarafından söylenmiştir.
Onlar ayrıca, insanlar için üç şahitlik mertebesi kabul ederek derler.
Bir kul şuhud mertebelerinin ilkinde seyrederken, alemde bir takım itaat ve isyanlar, iyilik veya kötülükler görür.
Fakat ikinci daha ileri mertebeye yükselince, isyan ortadan kalkar ve sadece itaat ve iyilik görünür gözüne.Daha ileri olan üçüncü mertebeye çıktığı zaman ise, ne itaat kalır, ne de isyan... Çünkü, bu mertebe her şeyin bir olduğu mertebedir.
Onların ileri sürdükleri şuhud mertebelerinden birincisi, yani taat ve masiyeti farketme makamı sahih ve şeriata uygun bir görüştür. Taat ve masiyetin farkedilmesi doğru olanıdır. İkinci mertebede, onlar kaderi kabul etmeyi, ona şahitlik etmeyi anlıyorlar.
Nitekim bir kısmı şöyle söylemektedir:
Kendisine isyan edilebilen bir Tanrı tanımıyorum!Allah'a karşı isyan edebilmenin imkanı olmadığını söyleyen bu sapık kişiler şunu da söylemektedirler:Günah ve isyanlar, meşiet-i-ilahiyyeden başka bir şey olmayan Hak'ın iradesine karşı gelmektir.Halbuki ise, insanların hepsi de Hak'ın hükmü altındadır ister istemez.
Onların bir şairi şunları söylemiştir:
Şunu, şunu yap demişsin, bana,
Bunun için gücendim sana
Çünkü benim her işim,
Sana itaattir baştan sona.
Onların bu şekildeki sözleri, Allah'ın Resulü ve nebilerle bildirdiği emirlere ve gönderdiği kitablar vasıtasıyla haberini verdiği hakikatlara aykırıdır. Çünkü, sahibini kötüleme ve azarlamaya müstahak hale getiren isyan, onların zannettiği gibi, iradeye karşı gelmek değil, Allah'ın ve Resulünün emirlerine karşı gelmektir.
Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır mealen:
İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse Allah, onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar ve orada ebedi olarak kalırlar. İşte gerçek kurtuluş budur. Kim de, Allah'a ve O'nun Resulüne karşı gelir, O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah, onu içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır. (Nisa: 13-14)
Biz, varlık alemi (Kevni)nde mevcud olan iradeyle, dini iradenin, kevni emirle, dini emrin farkını az sonra açıklayacağız. Bu mesele hakkında bir kısım sufiler şüpheye düştükleri için, Cüneyd, (Allah ondan razı olsun) onlara bu meseleyi açıklamıştı. Bu konuda Cüneyd'in yolunu benimseyenler doğru yolu bulmuş oldular. Ona itibar etmeyenler ise, sapıtmış oldular.
Çünkü onlar:
Her şey Allah'ın iradesi ve istemesiyledir ve bu, tevhid inancının esasıdır. diyerek zorluklara girdiler.
Kendi nefislerinin isteği ile bir özenti haletine düştüler. Onlar böyle bir tevhid anlayışını Cem-i-evvel diye ifade ettiler.
Cüneyd, onlara, aradaki farkı ortaya koyan ikinci görüşün gerekli olduğunu açıklamıştır. Onun ortaya koyduğu ikinci görüş de şudur:
Her şey Allah'ın irade ve kudreti içinde olmakla birlikte, Allah'ın sevdiği, razı olduğu şeyler ile, yasakladığı, kötü olduğunu söyleyip gazaplandığı şeyleri birbirinden ayırmak lazımdır. Bunları birbirinden farklı bilmek vacibdir. Böyle olunca, Allah'ın dostları ile düşmanlarını da birbirinden ayırmak gerekir.
Bu konuda Yüce Allah, mealen şöyle buyurmaktadır:
Biz kendilerini Allah'a adamış Müslümanları mücrim suçlularla bir mi tutacağız? Ne biçim hükümler veriyorsunuz siz?” (Kalem: 35-36)
Yoksa iman edip de bizim yap dediğimiz işleri işleyenleri, yeryüzünde isyan ederek fesat çıkaranla bir mi tutacağımızı sandınız? Demek biz, Allah'a karşı gelmekten kaçınanlarla, isyan edip günah işleyenleri bir tutacağız öyle mi? (Sa'd: 2Yoksa biz, kötülük yapan kimseleri, hayatlarında ve ölümden sonra, iman edip imanlarının gereği yararlı iş yapanlarla bir mi tutacağız sandınız? Ne kadar yanlış hükümlere varıyorsunuz ve kendinizi aldatıyorsunuz! (Casiye: 21)
Körle gören, iman edip imanının gereği yararlı iş işleyenle, isyan edip kötülük işleyen asla bir olmaz, olamaz. Ne kadar da dar düşüncelisiniz siz! (Mü'min: 58)
Kur'anda buna benzer açık ayetler çok olduğundan, bu ümmetin ilkleri ve onların yolunda giden İslam büyüklerince tutulan yol ve kabul edilen inanç şudur:
Allah, bütün mevcudatın yaratıcısı, Rabbi ve Malikidir! Ne dilerse, neyi nasıl isterse o öyle olur. O, dilemedikçe, istemedikçe hiçbir şey olmaz. O'ndan başka ibadete layık ilah, hükümedici yoktur.
İşte böyle olmakla beraber, yine de O, itaat ve ibadeti emretti. İsyanı, itaatsizliği ise haram kıldı. O, bozgunculuğu ve fesadı sevmez, küfre ve kötülüğe razı olmaz. Her ne kadar, O'nun iradesi ve kudreti ile oluyorsa da, fuhuşu, bütün aşırılıkları kötülemiştir. Hiçbir kötü hareketten memnun olmaz, tersine kötü davrananlara buğz edip kızar. Böyle şeyleri yapanları kınayarak azabına muhattab edeceğini söyler.
Üçüncü şuhud mertebesine gelince:
Bu mertebe, Şu itaattir, şu isyandır” yahut Şu iyidir, şu kötüdür& diyerek bir ayırım yapmamaktır. Zira, bu mertebede olan kişi, mevcudu bir vücud olarak görür. Onlara göre, bu vücud birliği görüşü, müşahedesi, Allah'a ulaşan yolun, Allah dostluğunun en yüce mertebesidir.
Gerçekte ise böyle bir görüş ve itikad, Allah'ı tanımada, onun fiillerini idrak etmede, ayetlerine muhatap olmada, sapıklığın en son mertebesidir. Allah düşmanlığının en ileri gitmiş bir halidir. Çünkü böyle bir görüşün sahibi ister istemez, Allah düşmanı olan Yahudi ve Hıristiyanları kendisine dost edinir. Her türlü küfür ehli bunların yakınları haline gelir.
Allah'u Teala ise şöyle buyurmaktadır mealen:
Ey müminler, sakın yahudiler ile hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o artık onlardandır. (Maide: 51)
Vücud Birliğiitikadına sahip bir kimse, şirkten ve putlara tapınmaktan kendisini alakoyamaz. Ben bunlardan uzağım demez, diyemez. Böylesine, Allah'ın kendisine dost edindiği İbrahim Aleyhisselamın tevhid dininden çıkmış olur.
Yüce Allah Kur'anda buyurmaktadır:
İbrahim'de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek var; onlar kavimlerine demişlerdi ki:Biz, sizden ve sizin Allah'dan gayrı taptıklarınızdan uzağız. Sizin taptıklarınızı tanımıyoruz. Siz, bir tek olan Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret varolacaktır. Yalnız İbrahim'in, babasına; Senin için Allah'dan mağfiret dileyeceğim. Fakat sana Allah'dan gelebilecek hiçbir şeyi önlemeye gücüm yetmez.” demesi hariç. Bu söz sizin için bir örnek değildir. Çünkü bir kafir için mağfiret dilenmez. (Mümtehine: 4)
Yine Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim'in puta tapanlara söylediği şu sözleri nakletmektedir:
Sizden evvelki atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyormusunuz? İşte bu taptığınız putlar benim düşmanımdır. Benim dostum ancak bu alemlerin Rabbi olan Allah'dır. (Şuara: 75-76)
Başka bir ayeti celilede Yüce Allah mealen buyuruyor ki:
Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerin, babaları veya oğulları veya kardeşleri, yahut da akrabaları olsa bile, Allah'a ve Resulüne karşı geliyorlarsa, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte, Allah iman denen nimeti bunların kalblerine yerleştirmiş, tarafından bir ruh göndererek onları desteklemiş, teyid etmiştir. (Mücadele: 22)
Vücudun birliğinden bahseden ve şuhudun üçüncü mertebesine erdiğini sanan bir kimse için, itaat ve masiyet diye bir şey olmadığını söyleyen ve buna, ulaşılacak, ulaşılabilecek hakikatin en son noktası olarak bakan bu sapıkların bir kısmı, kendi itikadlarını anlamak için bir takım kitaplar tertip ve telif ettiler. Bu sapıkalrın öncülerinden biri kasidesinde diyor ki:
"Hiçbir zaman, bana, benden başkası namaz kılmamıştır.
Benim namazım da kendimden gayriye olmamıştır.
Devamlı olarak ben ona, o bana ibadet etmekte,
Zatım ile, bana namaz kılan arasında bir fark yoktur elbette.
Ben, benden bana gönderilmiş bir Resul oldum,
Zatımı, ayetlerimle kendime delalet eder buldum.
Dua edersem eğer, icabet eden ben olurum ben,
Çağrılırsam eğer, icabet eder, çağırıp dua eden. "
Bu sapıkların sözleri bunlara benzer biçimde sürüp gitmektedir. Bu adam ölümün kendisine yakınlaştığını gördüğünde de şunları söylemiştir:
Benim yolum sizce olmuşsa da sevimli,
Umduğuma kavuşamadım, yitirdim bütün günlerimi.
Nefsim, zaferinden emindi bir zamanlar,
Demişlerdir ki bugün, vakit geçmişken anlıyorum ki, boş ve batıl şeylermiş onlar...&
Vahdeti vucudculardan , önceleri kendisini Tanrı sanan sapıtmiş kimseler vardı. Fakat Allah'ın melekleri, canını almak üzere hazır olduğu son anda, zannının batıl olduğu apaçık gözlerinin önüne serilmiş ve asla kendisini kurtaramayacak olan yukardaki sözlerini sarfettirmiştir ona bu görüş.
Yüce Allah, eksiksiz kitabında buyuruyor ki:
;Yerde ve gökte ne varsa, hepsi de Allah'ı tesbih eder; O, aziz ve rahimdir (Hadid: 1)
Evet, yerde ve gökte ne varsa, herşey Allah'ı tesbih eder ve hiçbiri de (Haşa) Allah değildir.
Şanı yüce Allah buyuruyor:
Göklerin ve yerin mülk ve hakimiyeti O'nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. Evvel de O'dur, Ahir de... Zahir de O'dur, batın da... Varlığı aşikar olup, gerçek mahiyeti insan için bilinmezdir Ama, O, herşeyi hakkıyla hiç eksiksiz bilir. (Hadid: 2-3)
Müslim'in sahihindeki bir hadisi şerifde şöyle buyrulmaktadır:
Allah'ın Resulü dua ederlerken şöyle buyururlardı:
Ey arşın ve yedi kat gökyüzünün Rabbi olan şanı yüce Allah'ım! Ey bizim ve bütün yaratıkların Rabbi! Ey küçücük taneleri yaran; Tevrat, İncil ve Kur'anı inzal buyuran! Yaptıkları ve yapacakları senin elinde bulunan her canlının şerrinden sana sığınırım! Sen evvelsin, senden evvel hiçbir şey yoktur. Sen ahirsin, senden sonra hiçbir şey varlığını sürdürecek değildir. Sen zahirsin, senden daha açık bir varlık yok. Sen batınsın ve senden daha yakin kimse yok. Rabbim! Borcumu öde ve beni zengin yap .
Yüce Allah, yukarda en son olarak zikrettiğimiz ayeti kerimeden sonra şunları buyuruyor:
Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istiva eden O'dur. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir O. Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı görür
(Hadid: 4)
İşte, yüce Allah, bu ve buna benzer daha birçok ayette, göklerle yerin arasında ne varsa, hepsinin sonradan yaratılmış olan bir mahluk olduğunu ve hepsinin de yüce yaratıcısını tesbih ettiğini beyan buyuruyor. Aynı zamanda da, yüce Allah'ın her şeyi en ince noktalarına kadar bildiğini ilan ediyor.Ayeti celiledeki
O, sizinle beraberdir
; deyiminin anlamı
Arap dilinde,
Mea=beraber
lafzı, iki şeyden birinin diğeriyle birleşip karışmış olması anlamı taşımaz.
Mesela Kur'an-ı Kerim'deki şu ayette olduğu gibidir:
“Ey iman edenler! Allah 'dan korkun ve doğrularla beraber olun. (Tevbe: 119)
Şunda olduğu gibi:
Muhammed Allah'ın Resulüdür ve onunla birlikte olanlar kafirlere karşı şiddetlidir
. (Feth: 29)
Mesela şurada olduğu gibi:
“Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa, mutlaka dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa, mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az, bundan çok da olsalar, nerede bulunsalar, mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onlara yaptıklarım haber verir. Çünkü, Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Mücadele: 7)
Bu ayetteki, beraberlik, geneldir. Bu ayet, ilimle başlayıp yine ilimle sona ermektedir. Bunun için İbni Abbas. Dahhak Sufyan'ı-Sevri ve Ahmed bin Hanbel Yüce Allah, ilmiyle beraberdir buyurmuşlardır.
Aşağıda zikredeceğimiz ayetlerde geçmekte olan beraberlik ise, mahiyeti özellik ifade eden bir beraberliktir:
Muhakkak ki Allah, takva (Allah'tan korkup, yasaklarından çekinme hali) sahibi olan ve iyilik yapanlarla beraberdir(Nahl: 128)
Şüphesiz ki ey Musa! Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm (Taha: 46)
O zaman O, arkadaşına: Üzülme, Allah bizimle beraberdir diyordu! (Tevbe: 40)
Allah'ın Resulü mağarada Hz. Ebu Bekir'e şöyle söylemişti:
Demek ki, Allah, Musa ve Huran ile beraberdir, ama Firavun ile beraber değildir.Muhammed ve arkadaşı ile beraberdir ama, Ebu Cehil ve öbür düşmanları ile beraber değildir. Korkan ve sakınanlarla beraberdir, bundan ötürü de iyilik yapanlarla beraberdir ama, haddi aşan zalimlerle beraber değildir.Eğer bu beraberlikten kastolunan mana, yüce Allah'ın zatı ile ilgili olsaydı, zikredilen ayetlerdeki özel olan haberlerle, genel olan haberler birbiriyle çelişirdi.Gerçek manası, buradaki beraberliklerin; O'nun yardımının, dostlarına olduğu, düşmanlarına ise olmadığıdır.
Gökte de, yerde de ilah O'dur” (Zuhruf: 84) buyrulmaktadır ayeti kerimede. Bu ayetin manası, elbette ki, göklerdeki ve yerdeki her şeyin ilahının O olduğudur.
Nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır mealenGöklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O, azizdir, hakimdir. (Rum: 28)
Göklerde de yerde de Allah O'dur” (Enam: 3) ayeti celilesi de böyledir.
İmam Ahmed ve diğer ilim sahibi büyük imamlar bu ayetin tefsirinde;
Göklerde de yerde de mabut ancak Odur demişlerdir.
Bu ümmetin evveli ve aklı başında imamları, Yüce Allah'ın, yarattığı mahlukatından ayrı ve kendine has olduğunda; bir tahrif ve ta'dil olmaksızın, keyfiyet ve kemiyet cihetine gidilmeksizin, yüce Allah'ın kendini vasıflandırdığı ve Resulünün sıfatlandırdığı sıfatlarla vasfedileceğinde ve noksan ve eksik sıfatlarda vasfetmenin doğru olmadığında, icma ve ittifak etmiştir.
Biz kesin olarak biliyor ve inanıyoruz ki; O'nun misli ve benzeri yoktur (Şura: 11) ve O'nun kemal sıfatlarından herhangi biri hakkındaki kelamının da bir benzeri yoktur. İşte O'nun kemal sıfatlarını belirten eşsiz ve benzersiz kelamından bir bölüm:
Ey Muhammedi De ki: O Allah, bir tektir. Allah herşeyden müstağni (ihtiyacı bulunmayan) ve her şey O'na muhtaçtır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir eşi ve benzeri, dengi yoktur (İhlas: 1-4)
İbni Abbas, yukardaki ayetlerde geçmekte olan Es-Samed sıfatını açıklarken, şöyle demiştir:
Es-Samed: İlminde, sonsuz olan, alim sıfatının azametinde eşsiz olan, kudretinin üstünlüğünde dengi bulunmayan, hikmetinin genişliğinde nihayet bulunmayan, hasılı, büyüklüğünde hiçbir sonu olmayan ululuk, demektir.
İbni Mesud ve daha başkaları da şöyle söylemişlerdir:
Es-Samed: Boşluğu ve noksanı bulunmayan; Ehad ise, benzeri bulunmayan demektir.
Bu duruma göre, yüce Allah'ın, Es-Samed sıfatı, kemal sıfatlar ile muttassıf olduğunu ve her türlü noksanlıklardan uzak ve münezzeh bulunduğunu ifade etmektedir. Ehad ; sıfatı ise, misli ve benzerinin olmadığını bildirmektedir.Biz bu surenin tefsirinde; surenin, Kur'anın üçte birine eşit olduğunu geniş bir biçimde açıklamıştır.
CAMİ İMAMLARININ ARKASINDA NAMAZ KILMAK
Bazı kimseler için (miras Müslümanları) tuhaf ve gereksiz bir meseledir bu. Diyanet teşkilatı ,yaşadığımız ülkedeki insanlara İslamı hakiki manada anlatmayı amaçlayan bir teşkilat olsaydı , elbette böyle bir konu olmazdı bizim için. Şurası muhakkak ki , diyanet teşkilatının kuruluş amacı ,İslam dininin apaçık bir şekilde anlatmak değil, bu ilahi dini resmi ideolojinin küfür nizamlarına göre ifade etmek , barıştırmak için vardır. Nitekim diyanet çizgisinde faaliyet gösteren pek çok cami, resmi ideolojinin kontolünde olup ,İslamın değil, boynundan bağlı olduğu firavuni tağutların ağızlarının içerisine bakmaktadır.Böylece küfür sistemi içerisinde dünyevi ihtiraslarından dolayı imamet gibi kutsal bir vazifeyi belamlık gibi kepazeliğe çevirmişlerdir.
İslam dini, Allahın hükümlerini reddeden beşeri ideolojiler ile pek çok konuda açık bir çatışma içerisindedir.Allahın harm dediğine helal , helal dediğine haram diyebilen resmi ideoloji ve yetkilileri , siyasi manevra gereği İslam ile barışık olduklarını ileri sürseler de , İslam böylesi müstekbirlerle ve kurumlarla barışık değildir. Toplumun dini inançlarını kontrolleri altında tutabilmek ve izin verdiği ve istediği şekilde dinin uygulanmasına ve öğretilmesine çalışılmak için kurulmuştur.İslam adına resmi ideolojinin maslahatını gözeten , İslamın değil , resmi ideoloji ile çelişmekten sakınan bu misyon , bu anlayışı ve uygulamasıyla hiç kuşkusuz ki bu çizgisiyle İslama ihanet eden bir misyondur. Diyanet ya da işlevi itibariyle hıyanet teşkilatı , laikliği temel ilke olarak benimsedikten sonra, iftarı üzümle mi, yoksa hurma ile mi açılmasının daha eftal olduğunu tartışabilecek kadar lüzumsuz konuları tartışabilirken (!) , ancak İslam’ın toplum ve yönetimle ilgili pek çok hükmünü kesinlikle gündeme getirmeyen bu teşkilat , bazı toplumsal hükümleri resmi ideolojinin çıkarlarına uygun bir yorumla gündeme getirmektedir.
Mesela yıllardır Türkiye de bir başörütüsü sorunu vardır. Bu sebepten dolayı pek çok başörtülü hanımefendi okullarından ve görevlerinden atılmış ya da ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu sorun dönemin Hıyanet işleri başkanı Mehmet Nuri Yılmaza sorulduğunda ise , başörtüsü sorunu bizi ilgilendiren bir mesele değil, resmi ideolojinin meselesidir, bizi siyasete çekmeyiniz gibi ne dediğini bilmez , tutarsız, alakasız, saçma sapan harf yığını ağzından klozete dökülmüştür!
Yine aynı başkan , ramazanda sahurda içki içip oruç tutmaya cevaz vererek ; hadis-i şeriflerde iğreti saç (peruk) takmanın haram olmasına rağmen tesettürlü hanımlara başınızı açın , peruk takın okuyun Y.Ö.K ile sorun çıkartmayın diyecek kadar soysuzlaşmıştır. Şimdi, gel bu belamların arkasında ya da onda icazet alan imamların arkasında uydum bu kıldırgaça diyerek namaz kıl, sonra da bana ne ondan, ben namaz kıldım çıktım , imam kötüyse , yanlışsa beni ilgilendirmez benim namazım sahihtir de.
Bu aynen abdestsiz bir imamın arkasında namaz kılan abdestli kimsenin haline benzer. Benim abdestim vardı. Benim namazım geçerlidir. Bu iddialarında ne kadar isabetli iseler o kadar dine yakındırlar.
Bu ifadelerimiz karşısında bazı kimseler efendim, bu kimseler kelime-i şehadeti söylüyorlar! Bunu inanarak mı yoksa inanmadan mı söylediklerini araştırmak bizim görevimiz değildir. Çünkü kalplerde olanı ancak Allah bilir. Biz kalplerde olanı araştırmakla görevli değiliz; derler.
Doğrudur, kalplerde olanı araştırmak sizin göreviniz değildir. Sizin göreviniz meselenin kalbi yönünü değil, ilmi yönünü dikkate almanızdır. Sizin göreviniz inanarak mı ,yoksa inanmadan mı söylediklerini dikkate almak değil , bu kutsal ifadenin gerçek manasını bilerek mi yoksa bilmeden mi söylediklerini dikkate almaktır.
Bir diğer konu da cenaze namazı konusudur. Herkesin de bildiği gibi önlerine konulan cenazenin hayatta iken mümin yada kafir olduğunu araştırmadan herkesin namazını kılar ve kıldırırlar.Geçen günlerde İzmir de ölen Türk Mason locasının büyük üstadı azamının bile cenazesi (leşi) camide imam kıldırmıştı.Çünkü bunlar artık İslamın istediği İmamlar değil; küfrün istediği Kıldırgaç lar olmuşlardır.Önlerine getirilen ister homoseksüel , Yahudi , ateist , komunist, İslama düşmanlığı herkes tarafından bilinen bir kafir bile olsa, Allahın haramını helal kabul eden bir müşrik bile olsa , müslümanları aldatan bir münafık dahi olsa, Tevhidi kavrayamamış bu imamlar pek çok dünyevi menfaatlerden dolayı herkesi mümin statüsüne koyarak cenaze namazlarını kılma bedbahtlığına girişirler. Oysa ki Allah c.c. habibini bile uyarmıştı bu konuda Onlardan ölen birinin namazını hiç bir zaman kılma. Çünkü onlar , Allaha ve elçisine (karşı) inkara saptılar ve fasık olarak öldüler (Tevbe 84)
Camilerde imamlık yapma meselesi hiç kuşkusuz sadece diyanet ile bağlantılı inceleyeceğimiz bir mesele değildir.Çünkü yaşadığımız ülkenin pek çok bölgesindeki cami ve mescidlerde ,diyanet teşkilatına bağlı olmadan bu görevi yapan kimseler vardır.Bu kimselere göre düşündüğümüz zaman , bu imamların arasında tevhidi düşünen ve insanları apaçık bir İslama davet eden müslümanlar bulunmaktadır. Bu imamlar özel günlerde (Cuma ve bayram gibi) hutbeleri İslama göre hazırlayıp müminlere hakkı anlatırlar. Elbette ki bu imamların arkasında namaz kılabiliriz.
Diyanet teşkilatına bağlı olarak imamlık yapan kimseler ise iki ayrı statüde ele almamız gerekmektedir. Çünkü bunlardan bazıları, hem diyanet teşkilatına bağlı olan ve hem de diyanetin resmi misyonunu benimseyen kimselerdir.İslam dinini resmi laik ideolojiye göre algılayan ve yorumlayan ve bu şekilde cemaate vaaz veren, Cumalarda laik devletin bayramlarını kutlatıp ,Allahın ahkamını yürürlükten kaldırıp kafir batının kanunlarını uygulatarak helali haram, haramı helal yapan tağutlara ve onun yılmaz bekçilerine dualar ederek hutbe okuyan, inancında , din erozyonuna uğramış gönüllü belamların arkasında namaz kılmamız tabi ki söz konusu olamaz. Çünkü rabbe kullukla ilgili en önemli amelimiz olan namaz, İslami şuurdan yoksun , tevhid fukarası , rızık budalası ,makam soytarısı , şarlatan kimselere emanet edebileceğimiz bir amel değildir.
Müminleri ilgilendiren çok önemli olaylar ertesinde hiç alakası olmayan konuları hutbede okuyarak insanların beyinlerini büzme görevini ifa ederler.Hutbelerin konusu ise şöyledir: Ormanı sev yeşili koru, vergi mukaddestir, milliyetçilik ve önemi, kurtuluş savaşımız ve M. Kemal Atatürk, fitre-zekât ve kurban derilerini Diyanet vakfına veriniz, devlete karşı vatandaşlık görevlerimiz, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vs dikkat edecek olursanız bu hutbelerin birçoğunun başlığı müminleri küfre düşürecek kavramlardır! Son Hilâfet Devletinin yıkılışını, Halifesinin sürgüne gönderilmesini, Allahın hükümlerinin yürürlükten kaldırılıp, beşerî kanunların yürürlüğe girdiği tarihi ulusal egemenlik bayramı adı altında (cumhuriyet bayr.), sanki bir dinî vecibeymiş gibi tüm camilerde onun adına hutbe okunur. İşte bu zihniyette sahip imamların (kişilerin) arkasında namaz kılınamaz.Tıpkı abdestsiz imamın arkasında ,abdestli cemaatin namazının geçerli olamayacağı gibi!
Özellikle farz olan beş vakit namaza önem vermeyerek ,sadece Cuma ,Bayram ve teravih namazlarında bir araya gelmeye çalışan yığınlar için burada cemaat konusunda iki satır yer işgali bile israftır!
Herhangi bir İslâm toprağı, kafirlerin veya mürtedlerin istilâsı altına düşerse, cihad her mü'min üzerine farz-ı ayn olur. Müstevli kafirlerin tayinleri (Velev ki tayin ettikleri kimse müslüman bile olsa) meşrû sayılmaz. Hele hele mescid imamı ve kadı tayinleri hileli birer tuzaktır. Dolayısıyla istilaya muhatab olan (Allahû Teâla (cc) muhafaza buyursun) mü'minler; kendi içlerinden imam ve kadı seçmek zorundadırlar. Şimdi bir misal verelim:
1979 yılında Sovyet-Rusya Afganistan İslâm topraklarını istila etti. İstilayı gizleyebilmek için de, kendi adamlarından birisini işbaşına getirdi. Şimdi bu komünistin tayin ettiği Mescid imamları'nın arkasında kılınan namaz, cemaatle kılınan namaz hükmünde değildir. Bu gibi hallerde mü'minler; kendi aralarından imam seçerek cemaat haline gelebilirler. Esasen bu onların üzerine vacibtir.Bu durum hırıstiyan olan Rus yapınca oluyorsa , dinden bihaberim diyen laik yapınca da aynı hüküm geçerlidir. Çünkü küfür tek millettir.
Diyanet teşkilatına bağlı olarak görev yapmalarına rağmen karşılaştıkları tevhidi gerçekleri kabul ederek diyaneti ve diyanet misyonunu meşru görmeyen , İslamı Kuran-ı Kerime göre algılayan ve yorumlayan ve geçim kaygısından, sürülme endişesinden uzak olan , insanlara Allahın dinini tevhid esaslı tebliğ edebilme amacıyla görevi sürdüren, Allahc.c).un esma-ül hüsnasındaki isimlerini ve manalarını ; kişilere , kurumlara , tağutlara vermeyen ,sadece Allaha halis kılan , er Rezzak , el Hakim gibi isimleri ve manalarını ; laik ve tağuti devlete ve parlementoya vermeyen imamların arkasında namaz kılınabilir.
Bu gerçekleri insanlara anlattığımızda hemen şu tepkiyi verebilirler: Biz cemaate katılmanın çok önemli olduğunu biliyoruz, bizi cemaatten uzaklaştırmak mı istiyorsun? Ben günahı hocaya yüklüyorum , vebali hocaya ait , bana ne gibi seviyesiz mesnedsiz hezeyanlar ile durumlarını kurtarmaya çalışırlar. Fakat bu savunmaların ilmi bir geçerliliği yoktur.Çünkü cemaat ayrı cemadat (cansız varlıklar) ayrı şeylerdir. Birbirine zıt partici görüşü olan yığınların ,şeriatçıyım diyemeyen imam ve cemaatın ,İslamın istediği cemaat olmadığı , aksine küfür devletlerinin istediği ve teşvik ettiği cemaatler olduğu aşikardır.
Tevhidi şuura vakıf bireylerin , kendileri gibi tevhidi kavramış muvahhidlerle ,bütün bulundukları ortamlarda, bir arada namaz kılarak cemaat sevabından istifade etmelidirler.Çünkü Allah (c.c.) yeryüzünü müslümana mescid kılmıştır.Evde, işyerinde, ormanda, deniz kenarında, piknikte vs. temiz olan her yerde tek ya da cemaatle namaz kılınabilir
FETHULLAH GÜLEN İSLAMA VERDİYİ ZARAR
Fethullah Gülen, basın yayın organlarıyla yaptığı röportajlar ve verdiği beyanlarla (Fetullah Gülen İslâm dini'ne aykırı bu beyanatları 23-28 Ocak 1995 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi'nde ve 23-30 Ocak 1995 tarihleri arasında Sabah Gazetesi'nde yayınlanan röportajlarında vermiştir.), kendi dinini ilân etmiş, İslâm dininin hükümlerine karşı gelmiştir.
Şöyle ki;
Tesettür:
Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allaha karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allaha iman meselesi Mekkede Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı
Bu sözleri ve beyanları nurculuk dinine göredir. İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır. Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.
Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler. (Nûr: 31)
Resulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlâksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir (Ahzâb: 59)
Bu, İslâm dinine göredir. Nurculuk dinine göre değil! Tesettür kesin olarak uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir.
Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerini koymuş onu yasaklarıyla sınırlamıştır. Bu hükümler Allahın hudutlarıdır. Kim Allahın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur (Talâk: 1)
Allah-u Teâlâ, Kim bu hudutları aşarsa kendisine yazık etmiş olur. buyuruyorken, Tesettür teferruattır ya da İman meselesi değildir demek açıkca bu hudutları aşmak demektir. Bu Âyet-i kerimeleri inkâr etmek demektir. O, kendi kurduğu dinine kendi zan kitabına göre böyle söylüyor.
Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar (Enam: 119)
Âyet-i kerimelere ve Allah-u Teâlânın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilâh edinmiş şirke düşmüştür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime sinde:
Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? Onu şirkten sen mi koruyacaksınbuyuruyor. (Furkan: 43)
Tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16 ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken teferruatla uğraşılmamalı
diyor.
Yani Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize tesettür Âyetleri ilk yıllarda gelmediğini bunun için önem arzetmediğini; teferruat olduğunu söylemek istiyor.
Bütün insanlar ve cinler Hazret-i Kuranın bir hükmünü, bir harfini dahi inkâr etseler, hafife alsalar, hepsi kâfir olur.
İsterse emir ya da hüküm Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin son nefesinde inmiş olsun. Artık o kesin hükümdür, emirdir. Biz iman ederiz. İslâm dininin hükümleri zamanla ilgili değildir. Hüküm geldikten sonra ona imandan başkası düşünülemez. 16. senede gelmiş, 17. senede gelmiş, 18. senede gelmiş diye hüküm basite alınamaz, bu açık bir küfürdür.
Âyet-i kerimede:
İşte böyle, çünkü onlar Allahın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır buyuruluyor. (Muhammed: 9)
Oysa inananlar için tesettür kesinlikle uyulması gerekli bir farzdır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında savaş sebebi dahi sayılmıştır. Asr-ı saâdet yıllarında Beni Kaynuka yahudilerinden bir kuyumcunun mümin bir kadının tesettürüne, başörtüsüne el uzatması savaş sebebi sayılmış ve savaşılarak yahudi erkekleri öldürülmüştür. (Hişam: c. 3, sh: 66)
Allahın hükmü bu kadar önemli bir meseledir.
Kadın İdareci:
Başka bir beyanında ise:
Kadınlardan idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur demiş.
Bu beyanları ile Allah ve Resulünün hükümlerine karşı gelmiştir.
Zira Âyet-i kerimede:
Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakınınbuyuruluyor. (Haşr: 7) Eğer Allahı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın buyuruluyor. (Âl-i imran: 31)
Hadis-i şerifte:
;Sizden hiç birinizin arzuları benim tebliğ ettiğim esasa uymadıkça gerçek mânâda iman etmiş olmaz (En-nevevi, Erbâin: 41) buyuruluyorken ve kadın idareci hakkında, Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz buyuruluyor. (Buhari 1660, Megazi 82, Fiten 18, Tirmizi fiten 75, Nesai Kada: 8, Ahmed bin Hanbel 5743, 51, 38, 47)
Bu İslâm dinine göre böyledir. Eğer Allaha iman ediyorsak, Resul’üne tâbi isek, onların beyanı Âyet-i kerimeler ve Hadis-i şeriflerde böyle buyurulmaktadır. Bunun tersini söylemek ve savunmak Allah ve Resulüne karşı gelmek demektir. Bu da açık bir küfürdür. O kendi kurduğu nurculuk dinine göre kendi nefis putuna dayanarak zanla konuşuyor, Allah ve Resulünün hükümlerine karşı geliyor.
Kadınlardan idareci olur.” demek, bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerifi inkâr etmektir. O yalnız zannını konuşturuyor heva ve hevesine uyuyor. Eğer doğru sözlü ise bir Âyet-i kerime ya da Hadis-i şerif getirebilir mi?
Âlimim diye geçinen müfsidler, halkı ifsad ediyor.
Âyet-i kerimede:
Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorbuyuruluyor. (Enam: 119) Allah-u Teâlâ ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bize şöyle bildiriyor ve tanıtıyor; Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. (Kasas: 41) İşte bunlar halkı yanlış bilgilendirerek saptıran imamlardır. Bunlar insanları cehenneme çağırıyorlar.
Âyet-i kerimede:
Yoksa onların, dinden Allahın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı vardır buyuruluyor. (Şûrâ: 21)
İslâmda olmayan mesnetsiz ve asılsız yalanlarını İslâm dininin kaidesi gibi gösteriyorlar. Bu ise İslâmın hükümlerine karşı gelmektir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
Onların çoğu Allaha iman etmişlerdir, fakat müşrik olarak yaşarlar (Yusuf: 106)
Allah-u Teâlânın kesin olarak buyurduğu, emir ve nehyettiği şeyleri hükümsüz bırakmak için, kendi arzularına göre söz söylüyorlar. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise onlar hakkında,
Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kuran okuyacaklar, fakat Kuranın (feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da dönmeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardırbuyuruluyor. (Müslim: 1067)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları Bütün insanların ve hayvanların en kötüsü” olarak ifade ediyor. Okun avı delip geçtiği gibi dinden hemen çıkıyorlar.
Diğer bir Hadis-i şeriflerinde:
Allah-u Teâlâ ilmi size ihsan buyurduktan sonra (hafızanızdan) zorla çekip almaz. Lâkin âlimleri ilimleri ile beraber cemiyetin içinden alır, ruhlarını kabzeder, artık kara cahil bir zümre kalır. Halk bunlardan dini ihtiyaçlarını sorarlar. Onlar da (âyet, hadis) gözetmeden kendi düşünce ve arzularına göre fetvâ verip hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar buyuruluyor. (Buhari. Tecrid-i Sârih: 2174)
Ümmet-i Muhammedi ifsad ediyorlar, mesnetsiz asılsız fetvâlarla Din-i mübine zarar veriyorlar.
İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâmın yalnız ismi, Kuranın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşü ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak. Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir buyuruluyor. (Beyhaki)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: Sizin için deccalden daha çok deccal olmayanlardan korkarım.
-Onlar kimlerdir?
Saptırıcı imamlardır buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)
Kendilerine tâbi olanları yoldan çıkartıp saptırırlar. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden daha tatlıdır; amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler için şöyle buyuruyor:
''Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için onlara öyle bir ağır musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar da şaşakalacaklardır buyuruluyor
|