ألله أكبر
  ANA SAYFA
 
                                 

DİLLER
Türkçe English France Germany Italy Spain Suudi Arabi China Japan Greek Portugal Norway Bulgaria Romaina




Tağuti sistemlerin askerlik hizmetinde bulunmak kesinlikle kendisinde zerre kadar dahi şüphenin bulunmadığı bir küfür amelidir. Ancak tağuti sistemlerin bu hususta bir zorlamalarının olduğu da aşikârdır. Acaba tağuti sistemlerin ve özellikle de üzerinde yaşadığımız T.C nin bu husustaki baskıları muteber bir ikrah mıdır ve bu hususta bir ruhsat var mıdır? Bu durumu üç aşamada incelemek mümkündür:

1- İlk başlangıç itibarı ile sistemin vatandaşlarını askerlikle zorunlu tutması kesinlikle muteber bir ikrah nevinden değildir. İlk aşamada askerlik çağına gelmiş ancak yoklama kaçağı konumunda bulunan kimselere yönelik sistem tarafından ne bir zorlama ne de bir tehdit vardır. Böyle bir fiil sistemin kendi kanunlarında dahi cezai bir müeyyide uygulanması gereken bir suç olarak tarif edilmemektedir. Zorlamanın ve tehdidin olmadığı yerde ikrah halinden ve ruhsattan bahsetmek ise ancak şeytanın zayıf nefisleri kandırmasından başka bir şey değildir.
2- Yoklama kaçağı durumundaki kişi şayet yakalanır ve askerlik yapacağı yere kadar mükrih (zorlayan ki bugün polis ya da askerdir) tarafından götürülüyorsa ve birliğine teslim olduktan sonra da kaçma durumu mümkün değilse bu kimse esir hükmündedir. Herhangi bir tercihi söz konusu değildir. Bu kimse üzerinde ikrah halleri bütünüyle tahakkuk etmiştir.

3- Yukarıda bahsi geçen bu kimse kaçma imkanı bulduğu zaman (örneğin çarşı izni gibi bir durumda) ne yapmalıdır? Acaba hala ikrah altında mıdır, değil midir? İşte günümüzde en çok ihtilaf bu noktada yaşanmaktadır.
Alimlerin ekserisine göre böyle bir kimse ikrah altındadır. Zira böyle bir durumda kaçan kimse askeri ceza kanununa göre yedi gün içinde yakalanırsa 3 aya kadar, yedi ile 3 ay içerisinde yakalanırsa dört aydan bir buçuk yıla kadar, üç aydan sonra yakalanırsa altı aydan üç yıla kadar tecili olmayan ağır hapse çarptırılmaktadır. Mükrih bu tehdidini yerine getirmeye muktedirdir ve azmetmiştir. Böyle bir durumda şafilerin şart olarak öne getirdikleri ikrahın anlık olması durumu da kendiliğinden kalkmıştır. İkrah altında yapılması istenilen şeyin zamanla kayıt altına alınması diye bir şart ise hiçbir alim tarafından getirilmemiştir.

Bununla beraber hanefi alimlerine göre, böyle bir durumda kesinlikle ikrah halleri mevcut değildir. Zira hanefi alimleri tehdidi ve zorlamayı bir ikrah hali olarak kabul görmemişler, bilakis bunun bizaat mükreh (zorlanan) üzerinde tahakkuk etmesi şartını öne sürmüşlerdir. İmam Ahmed b. Hanbelin iki görüşünden biriside bu şekildedir.
Bizim kanaatimize göre de kişi böyle bir durumda ruhsat sahibi değildir. Bizi bu kanaate iten en önemli husus ise Allah Tealânın şu ayetidir:

Melekler, kendilerine zulmettikleri bir durumda bulunurken canlarını aldıkları kimselere: "Siz ne iş yapmaktaydınız?" diyecekler. Onlar: "Biz yer yüzünde zayıf ve güçsüzdük" diye cevap verecekler. Melekler: "Allah'ın arzı geniş değil miydi, oraya hicret etseydiniz ya!" diyecekler. İşte bunların barınakları cehennemdir. Ona gidiş de ne kötü şeydir (Nisa Suresi: 97)
Görüleceği üzere bu ayette Allahu Tealâ hicret etmeye imkan ve güçleri olduğu halde bundan geri kalıp daha sonra müşriklerin eline esir düşen kimselerin kendi nefislerine zulmeden kimseler olarak isimlendirmekte ve içinde bulundukları mustazaflık durumunu hesaba almamaktadır. Ve şu anda da durum aynıdır. Kişiler kendi acziyetleri yüzünden hicret ederek mücahidlerin safına katılmamaları sebebiyle kendi nefislerine zulmetmekte ve daha sonra da kafirlerin eline esir düşmektedirler. Ve her an bu esaretten kurtulup, kaçma imkanları da mevcuttur.

Bugün dünya küreselleşmiş, ordular İslam ordusu ve küfür ordusu olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Bir tarafta Allahın dininin ikamesi için savaş veren mücahidler diğer tarafta ise müslümanlarla tek bir millet halinde savaşan şeytanın orduları... Bugün kafirlerin orduları top yekun olarak Afganistanda, Irakta Müslümanlara karşı büyük bir savaş vermektedirler. Kişilerin her türlü güç ve imkana sahip iken Allah yolunda hicret ederek mücahidlerin safına katılmayıp, kendi zaafiyetleri sebebiyle kafirlerin ellerine esir düşmeleri, daha sonra kaçma imkanları olduğu halde ileride vuku bulabilecek bir takım tehditleri bahane olarak ileri sürerek kafirlerin orduları arasında kalmaları ve bunu da ruhsat olarak görmeleri (Allah en doğrusunu bilir) geçerli bir mazeret değildir. Bizim bu hususta tavsiyemiz, böyle bir durumla karşı karşıya kalan kimselerin baskı ya da zorlama altında dahi olsa tağuti sistemlere destekçi olmamaları, hicret ederek kendi hür iradeleriyle Allahın davasına ve mücahidlere yardım etmeleridir. Böyle bir tutum sergileyen kimse azimetle amel etmiş olur hem de zafer ya da şehadet gibi iki büyük mükafattan birisini kesin olarak elde etmiş olur. Hiç şüphesiz ki hamd alemlerin rabbi olan Allaha mahsustur

 
  Bugün 2 ziyaretçi (17 klik) kişi burdaydı!